İspanya Yurt Dışı

Barselona II

12 Ocak 2006

 

Bugün Barselona’da ikinci günümüz. Sabah kahvaltıdan sonra programımız gün boyu tarihi yerleri ve müzeleri gezmekti. İlk durağımız da Barselona’nın gerçek kalbi Barri Gotic (Gotik Mahalle) di. Otelimizden çıkıp yine sarı renkli L4 hattına binip Jaume 1 durağında indik. Yol boyunca yürürken ilk durağımız Barselona Katedraliydi. Dışarıdan muhteşem görünen bu kiliseye girdiğimizde pazar ayini olduğunu gördük ve malesef kiliseyi gezemedik. Koro sıraları, revaklar ve kriptayı çok görmek istediğim halde uzaktan görmekle yetindim. Ama kilisede mum yakıp dilek dilemeyi ihmal etmedim. Katedralden dışarı çıktığımızda bizi bir süpriz bekliyordu. Dışarıda katalanlar geleneksel dansları sardana yı yapıyorlardı ve bir orkestra da onlara müzikleriyle eşlik ediyordu. Her pazar bu meydanda bu dans yapılırmış. Katedralin hemen yanındaki dar sokaktan geçince karşımıza ilk çıkan yapı Palau de la Generalitat yani 1403 den beri Katalonya Hükümetinin merkeziydi. Gerçekten rönesans tarzı ön cephesi ve girişinin hemen üzerinde Katalonyanın koruyucu azizi olan Sant Jordi’yi betimleyen Aziz George ile Ejderha heykeli vardı. Tayfun ve Erkan’ın yürümekten sızlanma seslerini duymazdan gelip hızlı adımlarla Picasso Müzesine geldik. Gerçekten daha müzeye girişte etkilendim. Taş bina ve görülmeye değer avlusuyla beni o çağlara 1880’li yıllara götürdü bu mekan. Okuduğum kadarıyla müze 1963’de Picasso’nun yakın dostu olan Jaime Sabartes’in bağışladığı eserlerle kurulmuş, onun 1968’deki ölümünün ardından Picasso da birçok erken dönem eserini müzeye bağışlamış. Biz de müzenin hediyelik eşya dükkanından bir Picasso tablosu satın aldık. Artık ayaklarımız zonklamaya başlamıştı. Bir yandan müze, katedral gezerken biz iki bayan iki arada bir derede alışveriş yapmayı da ihmal etmiyorduk. Buraya gelip de Picasso tarzı kazaklardan almamak olmaz deyip kırmızı bir bluz aldım kendime. Tabi biz alışveriş yaparken Erkan ve Tayfun da uflaya puflaya bir kahveye oturup kahvelerini içtiler sürekli. Ama yarın için anlaşmıştık, herkes hür olacaktı ve tek başına gezip istediğini yapacaktı.
Passeig de Gracia yani alışverişin mekanından yukarı doğru yürüdüğümüzde işte Barcelona’nın idolü haline gelmiş Casa Mila karşılıyordu bizi. Casa Mila (La Pedrera) Gaudi’nin tüm mimari cesaretini ortaya koyduğu en ünlü eseri, dalgalı öncephesi, bacalar ve havalandırma delikleriyle dikkat çeken çatısıyla soyut heykelleri andırıyordu. La Pedrera (Taş Ocağı) diye de bilinen Casa Mila gerçekten bir mimarlık harikası. Buraya adını veren Mila Ailesi,

birinci kattaki dairelerden birinde yaşamış ama ne yaşamak…Burayı turistlerin ziyaretine açmışlar. Gerçekten zerafet, görgü, incelik hepsi bu ailede toplanmış bence. Odaların şıklığı, perde ve örtülerin inceliği, el işleri gerçekten çok görgülü bir aile olduklarını hissettirdi bana. Baca ve havalandırmaların olduğu çatı ise tüm Barcelona’yı tepeden gören ve çok değişik bir mimariye sahipti. Bu gezimiz bittiğinde daha saat 14:00 dü ve akşama hayli vakit vardı. Casa Mila’nın önündeki otobüs durağından 24 no’lu otobüsle ver elini Parc Güell. Unesco tarafından Dünya Kültür Mirası içinde gösterilen bu park yine Antoni Gaudi’nin en renkli eserlerinden bence. Parkın içinde bulunan 152 metrelik oturma bankı ise dünyanın en uzun bankıymış. Renkli mozaiklerle süslü bu bankta fotoğraf çektirmeyi ihmal etmedik tabi. Otobüsümüze binip tekrar Passeig De Gracia’ ya döndüğümüzde Tayfun doğru otele giderken, Erkan, Berrin ve ben biraz alışveriş yapmaya karar verdik ve ilk olarak meşhur İspanyol markası Massimo Dutti’den Erkan’a Türkiye’den bu fiyata asla alamayacağımız kıyafetler aldık. Daha sonra Erkan da bizden ayrılıp otele döndü ve yine iki bayan kuşlar gibi özgür kaldık. Onlar gidince biz ilk olarak El Cortes Ingles adı verilen devasa alışveriş merkezine girdik. Paristeki La Fayette ya da bizim YKM mağazasının daha büyüğü olan bu mekan belki güzeldi ama o kadar kalabalıktı ki ve o kadar çok çeşit vardı ki, açıkçası çok sıkıldım burada. Kendimizi dışarı attık Berrin’le. Barselona’da bir cadde üzerinde en az üç Zara, en az dört Mango var. Ama gerçekten İstanbul’un ne kadar Avrupa şehri olduğunu bir kez daha anladım. Canım İstanbul’da en güzel en şık dünya markaları olduğu gibi, hepsinden çok daha lüks ve modern aynı zamanda. Bu arada öğlen yemeğimizi meşhur Tapas barlardan birinde yedik. Çeşit çeşit mezelerden oluşan bu yemek türü İspanyollar için çok önemli. Atıştırmak için geldikleri bu mekanlarda mezeye doyuyorlar. Bu arada bugün akşam yemeğini liman bölgesinde Barceloneta adı verilen küçük balıkçı köyünde yedik. Yol boyunca dizilmiş şık restoranlardan Marques de Cacoes den içeri girdiğimizde sanki bir Yunan restoranına geldik duygusu yaşadım. Burada hepimiz binbir çeşit deniz mahsülleri yedik. Ahtapottan tutun da hamsiye kadar yediğimiz herşey mükemmeldi. Yemek sonunda mekanın sahibinin yaptığı süpriz ise gerçekten çok hoştu. Berrin ve bana şampanya, Erkan ve Tayfun’a da brandy ikram edildi. Böylece geceyi hoş bir şekilde kapattık. Otele döndüğümüzde yorgunluktan ölsek de, güzel geçmiş bir günün üzerimizde bıraktığı hoş duygularla uykuya dalmıştık bile.

No Comments

Leave a Reply

Berlin in Berlin ödül almış, ödülden çok filmdeki erotik sahne konuşuluyor, Uğur Mumcu öldürülmüş…Nihan’ın iki ülke ve 20 yıllık zaman dilimini kapsayan hikayesinin arka fonunda Türkiye’nin o yıllardaki sosyal ve siyasi panoraması var…

Kitabı okurken Banu Tozluyurt’un tanınmış yazarlara; bir Banu’luk yer açın ben geliyorum diyen ayak sesleri duyuluyor…

Nihan, Kamer ve Seval’i babaları cumartesi günleri halaları Ayla’nın oturduğu Kadıköy’e götürürdü. Belki de balıkçılar çarşısında balık alırken yanlarından geçtiniz. Ya da Üsküdar’dan Nihan’la aynı vapura bindiniz, yanyana oturdunuz… Hikayedeki gerçeklik duygusu o kadar geçiyor ki insana sokakta yürüyen bir genç kıza acaba bu Nihan’mı diye bakabilirsiniz…

Lale Celepoğlu

D & R    /    İdefix    /    Kitap Yurdu    /    Babil.com