Banu'ca

Toronto’da Bir Yudum Nebil Özgentürk

28 Kasım 2017

Toronto’ya geleceğini duyunca ben de o aralar kısa süreliğine İstanbul’da olduğum için düştüm peşine. Telefon ile konuştum, mesaj yolladım, randevumu aldım. Soğuk bir Toronto akşamı, ikimizin de hiç bilmediği caddelerden birinde, yine hiç bilmediğimiz bir binanın üst katında buluştuk. Burası göçmenler şehri Toronto’da pek çok farklı ülkeden insana yayın yapan radyo istasyonlarının olduğu bir yer. Biz de Türkçe yayın yapan Radio Perfect’in stüdyosunda buluştuk. Gelmeden önce kızımın canı hamur kızartması istemişti. Hep de böyle özel randevular öncesi gelir ya akıllarına bu tip şeyler. Hasretlik zor deyip, kızarttım tabii. Diyeceğim o ki, elimin hamuruyla yaptım bu röportajı yoksa gazeteci filan değilim, siz de bir yudum çay ile okuyun Toronto’da Bir Yudum Nebil Özgentürk’ü…

 

Kanada Toronto’ya  Ankara Kitaplığı’nın davetlisi olarak geldiniz. Tam olarak sizden dinleyebilir miyiz nasıl bir etkinlik olacak?

Yaptığım belgeseller üzerine sohbet edip, hayatımla ilgili bölümler anlatacağım. Bugünlerde Türkiye’de herkes mutsuz, işine giderken, evinde otururken, sohbet ederken… Yurtdışında yaşayan insanlarımız da Türkiye’den aldıkları haberlere üzülüyor yani bir hüzün var. İşte ben biraz duralım, edebiyatımızdan özel kimlikleri konuşalım istiyorum. Son yüzyılın ortalarında işlerini yapan bu insanların hayatlarından, sevdalarından bahsetmek istiyorum. Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Orhan Veli gibi edebiyatımızın özel kimliklerinin, bilinmeyen sevdalarının yer aldığı bir de belgesel var programda.

Bir Yudum İnsan…Türkiye’ye belgesel izlemeyi sevdiren program. Türkiye’nin çok özel, değerli kişiliklerini bizlere tanıttınız, o zamanlar. Aynı programı bugün yapsanız neler farklı olurdu?

Bugünlerde biz yine Bir Yudum İnsan tadında belgeseller yapıyoruz. Daha yeni Almanya’ya gidenlerin belgeselini bitirdik. Almanya’ya Göçün Hatıra Defteri, yedi bölüm. Her biri bir yudum insan. Oğlu Nazi olan Erzincanlı bir Türk de, altı aylık hamileyken kocası Madımak’ta yakılan Yeter Gültekin’in gurbet hikayesi de, Alman ordusunda albay olan fakat bir süre sonra emekli olup cerrahi kliniği açıp çok meşhur olan doktor Bülent de, Berlin’de gecekondu yapan Mustafa Amca da, elli beşe yakın insanın yaşam öyküleri de hepsi bir yudum insan.

Yani bugün de belgeseller yapıyorum ama zamanında her hafta en çok izlenen kanallarda yayınlanırdı bunlar. O zamanlar patronlar, genel müdürler ekranda izlerdi programı. Şimdi bütün programcılara, konuğun kim, kimin belgeselini yapıyorsun diye soruluyor. Bu çok trajik. Bağımsız belgeselciliğe işte bu yüzden başladım. On beş kişilik ekibimle birlikte projeler üretiyoruz.

Gazetecilik, belgeseller, kitaplar… Geldiğiniz noktadan memnun musunuz?

Geriye dönüp baktığımda Türkiye’nin toplumsal meselelerine, kültür sanatına ilişkin pek çok hikaye anlattığım için çok mutluyum. Fakat Türkiye’den dolayı bugünlerde mutsuzum. Mesleğimi daha rahat yapabilirdim. Neden herkesin daha çok izlediği, “dizi kanalları” diye bilinen kanallarda, sevdiğimiz bir kültür adamının yaşamını anlatmayayım?

Bugüne kadar yaptığınız programlarda hikayesini kendinize en yakın hissettiğiniz kişi kimdi?

Her birinden bir şeyler aldım. Birinden kulağın daha iyi işitme halini, birinden burnun nasıl daha farklı koku aldığını, birinden kibarlığı, birinden kalbin vicdanını, birinden isyanı… Oğlum Arın’a da bütün bu aldıklarımı öğretmeye çalışıyorum. Vicdanlı olmak, namuslu olmak, hırsız olmamak ve bu dünyaya bir çivi çakmak.

Oğlunuz Arın’a öğretmekte/anlatmakta zorlandığınız bir şey var mı?

Özgürlükler meselesi. Ülkemizde özgürlükler konusunda maalesef talihli olduğumuzu söyleyemem ve bunu oğluma nasıl anlatacağım bilmiyorum. Belki ileride anlatabilirim.

Yurt dışında yaşama planınız var mı?

Hayır yok. Benim yurtdışında yaşama şansım çok oldu, önüme fırsatlar çıktı, hiçbirinde gitmek istemedim. Ben yerli kalmayı seviyorum. Türkiye’de tüm bu anlattığım şeyleri yapmayı seviyorum. Almanya’da bu son belgesel için çok sık kaldım mesela ve orada mutsuz olduğum saatler çok oldu. Ben manavımı, üt kattaki komşumu, çocuğumun öğretmenini, akrabalarımı özlüyorum. Onlarla imece yaparak yaşamayı seviyorum.

Türkiye ile ilgili umudunuz var mı?

Var, ben umudumu hiç kaybetmem. Yaşar Kemal’in en umutsuz olunan zamanda bile umudun goncası olduğunu söylediği söz geliyor aklıma şimdi. Türkiye’nin çok güzel insanları var. İktidarın dışında kendi öyküsünü dokuya dokuya giden insanlar var. Hiçbir devlet desteği almadan, büyük bütçeleri olmadan kendi filmini çeken, romanını yazan, hatta sanayici girişimciler var. Böyle insanlarımız var bizim. Ayrıca biz altında 5000 yıllık uygarlık yatan bir ülkenin çocuklarıyız, sonuna kadar umudumuzu koruyacağız.

Türkiye’nin bugünlerinin belgeselini yapacak mısınız?

Bugünün belgeselini yapmadan kesinlikle ölmek istemiyorum, ama şunu da biliyorum ki bugünün belgeselini bugün yapamam!

Çok yaşayın, çok sağlıklı yaşayın ve bizi Bir Yudum Nebil Özgentürk tadından ayrı bırakmayın. Teşekkürler.

 

 

4 Comments

  • Reply Digdem 28 Kasım 2017 at 01:01

    Kalemine saglik arkadasim cok keyifli roportaj olmus

  • Reply mavianne 28 Kasım 2017 at 09:32

    Nasıl da içten ve umut dolu bir söyleşi olmuş
    Yüreğinize sağlık Nebil Özgentürk belgeselleri keşke tv lerde dizilerin yerinde gösterilse de uyuyan boş boş ekranda dizi izleyen bizler kaliteli işleri izlemek ve bilgi edinmek şansına ersek
    bizler şanslıyız onların belgeselleri ile büyüyen çocuklardık
    Yüreğine ve kalemine sağlık Banucuğum
    Sevgiler sana

  • Reply Gulipek 28 Kasım 2017 at 17:52

    Cok guzel bir roportaj olmus Banu, aklina saglik.

  • Reply Gulipek 28 Kasım 2017 at 17:54

    Cok guzel bir roportaj olmus Banu, aklina saglik.
    Tekrar eden yorum bulundu! :) Yorumu gonderebilmek icin ne yapmaliyim acaba?

  • Leave a Reply

    Berlin in Berlin ödül almış, ödülden çok filmdeki erotik sahne konuşuluyor, Uğur Mumcu öldürülmüş…Nihan’ın iki ülke ve 20 yıllık zaman dilimini kapsayan hikayesinin arka fonunda Türkiye’nin o yıllardaki sosyal ve siyasi panoraması var…

    Kitabı okurken Banu Tozluyurt’un tanınmış yazarlara; bir Banu’luk yer açın ben geliyorum diyen ayak sesleri duyuluyor…

    Nihan, Kamer ve Seval’i babaları cumartesi günleri halaları Ayla’nın oturduğu Kadıköy’e götürürdü. Belki de balıkçılar çarşısında balık alırken yanlarından geçtiniz. Ya da Üsküdar’dan Nihan’la aynı vapura bindiniz, yanyana oturdunuz… Hikayedeki gerçeklik duygusu o kadar geçiyor ki insana sokakta yürüyen bir genç kıza acaba bu Nihan’mı diye bakabilirsiniz…

    Lale Celepoğlu

    D & R    /    İdefix    /    Kitap Yurdu    /    Babil.com