>Dubrovnik,HIRVATİSTAN

2

>

‘Yeryüzünde cenneti görmek isteyenler Dubrovnik’e gelsin’ demiş Bernard Shaw ve çok da doğru söylemiş.Hakikaten Adriyatik’in incisi denilen Dubrovnik, Hırvatistan Cumhuriyetinin en güzel şehirlerinden biri. Adriyatik Denizi’nin kıyısında yer alan güney bölgenin ismi Dalmaçya ve Dubrovnik de Dalmaçya sahillerinin en güzel şehirlerinden. Neden Dalmaçya peki? Evet biraz o köpek cinsiyle ilgisi var.Hırvatistanda 1187 ada yukarıdan bakıldığında benek benek görüldüğünden buhaliyle Dalmaçya köpeğine benzediğinden Dalmaçya sahili denmiş. Öyle ki, dünyaünlülerinin en son gözde tatil yerlerinden. Daha çok kısa bir süre öncesine kadar turist rotalarında yeri olmayan Hırvatistan,25 Haziran 1991 ‘de bağımsızlığını ilan ettikten üç ay sonra kendini yine bir savaşın içinde buluyor ve 1991-1995 yılları arasında şehir ciddi hasar görüyor.Kale içinde gezerken binaların kiremitlerinden bunu çok iyi görüyorsunuz. Hasar alan
binaların kiremitleri yeni ve pembe renkte. Savaş 1995’deki Dayton antlaşması ile sona ermiş ve Unesco 2005 yılında restorasyon çalışmalarını başlatarak şehrin eski görünümüne kavuşmasını sağlamıştır. Bu kadar savaş ve depreme rağmen şehrin bu kadar iyi korunması çok takdire şayan doğrusu.
 
Şehirde ilk durağımız eski şehir adı verilen Old Town oldu. Şehrin kalbi burada atıyor. Old Town’a girmek için iki kapı var: Pile ve Place. Biz hep ana kapı Pile’yi tercih ettik. Kapıdan
girince karşınıza ana cadde Stradun çıkıyor. Bu cadde denize kadar uzanıyor ve sonunda da eski liman var. Stradun üzerinde çok sayıda kafe restoran bulunsa da ara sokaklara girip buralarda dolaşmak ve yemek yemek çok daha keyifli. Mia Culpa mesela harika bir pizzacı. İtalyanların meşhur incecik odun fırınında pişen pizzalarını deneyebilirsiniz burada.
 
Pile kapısının hemen üstünde şehrin koruyucusu Aziz Vlaha’nın heykeli var. Aziz Vlaha bu arada Sivasta doğmuş ve hiç bu şehre gelmemiş. Kendisi şehrin Venedikliler tarafından kuşatıldığını rüyasında görüyor ve haber vererek şehrin kurtulmasını sağlıyor. Bu yüzden de 4yy.da Romalılar tarafından öldürülüyor. Kapodokya’da onun adına kilise varmış bu arada. Her yıl 4 şubatta onun adına şenlikler düzenleniyor ve anılıyor. Pile kapısından girdikten sonra sağ tarafta siyah renkte kocaman bir mekanizma var ve bu mekanizma orijinal haliyle aynen korunmuş. Şehir kapıları bu mekanizma sayesinde hava aydınlanınca açılıyor, hava kararınca kapanıyormuş. Pile kapısından girince hemen solda karşınıza Franciskan manastırı çıkıyor. İçinde dünyanın en eski üçüncü eczanesini bulunduran manastır şehrin en çok ilgi çeken yerlerinden. Manastır kapısının hemen karşısında şehrin en eski ve en bilinen yapılarından Onofrio Çeşmesi bulunuyor. Dubrovnikliler en zengin zamanları olan 1400 ve 1500’lerde veba gelecek korkusundan şehre her gelen kişinin bu çeşmede yıkanmasını şart koşmuşlar. Çeşme hala kullanılır durumda ve Duru kızım yıkanmadı ama her defasında kana kana su içti bu çeşmeden. Bu arada çeşmenin bulunduğu Stradun Caddesi o kadar temiz ki, taşları bizim evin taşlarından daha parlak ve temiz dersem çok abartmış olmam. Stradun’da dükkanların isim tabelaları yok, isimlerini önlerindeki sokak lambalarına ya da sokak başlarında bulunan bez afişlere asıyorlar. Sağlı sollu İtalyan tarzı çevrili
olan caddenin sonunda bulunan büyük meydanda Saat Kulesi ve hemen önünde Hırvatların özgürlüklerini temsil eden Fransız şövalyesi Orlando’nun Sütunu bulunuyor. Sütunun tam karşısında Sponza Sarayı ve arka tarafında ise Aziz Blaise Kilisesi var. Kilisenin hemen yanında Rektörün Sarayı bulunuyor. Aslında şehri en iyi anlamanın yolu bu caddeyi yürümek ve sonra da City Walls denilen surlarda yaklaşık 1,5 saat süren bir yürüyüş yapmak. Surlar 1200 yılında
yapılmış ama 1400 yılında güçlendirilmiş. Şehri o kadar güzel sarmalıyor ki, içeride kalan şehir tam koruma altında. Çıktığınız her merdivenin sonunda sizi ödül olarak harika manzaralar bekliyor. 10 Euro ödeyerek gezdiğiniz kale surlarında Adriyatik Denizinin ihtişamını karşısında verdiğiniz paraya değdiğini görüyorsunuz. Duru’nun yoruldum demeden gezdiği tek yerdi kale
surları. Demir parmaklıklar, kuleler, dar yollar onun için adeta bir macera tüneli gibiydi.
Dubrovnik’de yemek denince akla ilk taze, ucuz, bol çeşitli deniz ürünleri geliyor. İstiridyeden ıstakoza, midyeden kalamara hepsini bir arada bulunduran ve balık tabağı diye menülerde geçen seçim, kocaman bir tencere içinde geliyor.2 kişilik olan bu tencere içinde yok yok. Biz eski limanın hemen orada bulunan Lokanda Peskorya’yı tercih ettik hep.
 
Türkiye’den Dubrovnik’e gelmek çok kolay, uçuş var ve 1 saat 40 dakika sürüyor. Üstelik vize de yok. Dubrovnik ile Türkiye arasında 1 saat fark var. Dubrovnik 1 saat geride bizden. Para birimi Kuna ve 1 euro yaklaşık 7.19 Kuna. Restoranlarda, mağazalarda euro olarak da ödeme yapabiliyorsunuz ama üstünü kuna olarak verdiklerinden kur düşebiliyor. Bu nedenle giderken yanınıza euro alıp orada kunaya çevirmek en mantıklısı. Biz Babin Kuk adı verilen bir bölgede kaldık ve eski şehre otobüsle on beş dakikada gidiyorduk. Tam otelin önünden kalkan 6 numaralı otobüsle şehrin kalbi Old Town’a çok rahat gelebiliyorduk. Üstelik otel kalitesi Avrupa otellerine göre çok yüksek. Yazın gidilirse kaldığımız Argosy Otel ideal. Plajı, ağaçlık alanı, otelin büyüklüğü ve kolay ulaşımı açısından mükemmel. Ama yazın denize girmek avantajı olsa da bu kadar gezilir mi bilmem. Sıcak insanı yorabilir. Deniz tam bir akvaryum, pırıl pırıl Dubrovnik’te. Biz yurt dışına gittiğimizde denize girmeyi çok tercih etmediğimizden ayrıca Ege,Akdeniz sahilleri üstüne deniz tanımadığımızdan sonbaharda gidip rahat rahat terlemeden gezmeyi tercih ettik. Ama siz illaki deniz olsun derseniz Dubrovnik tam size göre. Hele bir de şehrin trafiğe kapalı bölgesi Lapad’ın gündüz plajından akşam da İstiklal Caddesini andıran ortamından faydalanırsanız işte siz yeryüzünde cennettesiniz demektir.

2 YORUMLAR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here