Suriye Yurt Dışı

İşte Halep işte arşın

03 Kasım 2009

>

”İşte geldim gidiyorum şen olasın Halep şehri” demiş Aşık Ömer ne de güzel demiş. Biz de hava durumu dışında şen başladık Halep yolculuğumuza. Bir önceki günün pırıl pırıl havası gitmiş yerine sağanak bastırmıştı. Ama yine de farklı bir ülkeye değişik bir şehre gidiyor olmaktan dolayı içim içime sığmıyordu. Amik Ovasına kurulmuş olan Reyhanlı ilçesi Halep’e olan sınırımız. Cilvegözü sınır kapısı Reyhanlı’ya çok yakın mesafede. Reyhanlı aynı zamanda Türkiye’nin en zengin ilçesiymiş, vallahi Burçak’ın yalancısıyım bu konuda. Zira zenginlik göstergesi olarak pek bir şey göremedim tabi Amik Ovasının bereketinden, verimliliğinden yararlanmanın zenginliğini saymazsanız.
 
Halep’e girişimiz çok zor olmadı, sorun çıkmadan, vizesiz olarak sadece pasaportumuzu göstererek giriş yaptık ama siz sanmayın ki çıkışımız bu kadar kolay oldu. Dönüşümüzün muhteşem olacağından habersiz güle oynaya Suriye topraklarına ayak basmıştık ve ilk durağımız tarihi İpek Yolu oldu. Ben hep İpek Yolunu efsanelik bir yol zannederdim, yani öyle üstünde yürünecek bir yol olduğunu hiç bilmezdim doğrusu. Ama Halep’te gerçekten İpek Yolu’nda yürüdüm. Tarihten de hatırladığımız Çin’den başlayan İpek Yolu eski dünyayı dolaşarak Pakistan Afganistan Türkiye İstanbuldan geçerek ta Roma’ya kadar uzanırdı. Ama malesef şimdi başlangıç noktası bile belli değil, bırakın yürünecek yolu. Dünyada sadece Suriye’de Halep’e yakın bir köyde 500 metre uzunluğunda bir parçası korunmuş. Üstünde yürümek çok ayrı bir hazdı gerçekten de.

Yol boyunca gördüğümüz Suriye Bayrağı üç renkten oluşuyordu. Kırmızı renk hanedanlığı, siyah renk Arabizmi, iki yeşil yıldız Suriye halkını temsil etmekteymiş.

 

Halep’e doğru ilerledikçe yol boyunca binaların mimarisi göze çarpıyordu. Kayşani denilen yapı cinsi yani beyaz taş neredeyse tüm şehre hakimdi ve çok hoş görünüyordu. Binalar ilk yapıldığında beyaz olan taş güneş gördükçe sarıya döndüğünden, hangi binanın yeni hangi binanın eski olduğunu rahatlıkla anlıyorsunuz. Evlerde pencerelerin hiçbiri açık değildi ve panjurlar sonuna kadar inikti, bunun nedeni Arapların mahremiyete verdikleri önemden kaynaklanıyormuş. Yol boyunca gördüğümüz evlerin çatılarının olmaması da bir başka dikkat çekici noktaydı. Burada kar yağışının olmamasından dolayı çatı yapılmıyormuş ve hava çok sıcak olduğundan insanlar çatıda uyuyabiliyorlarmış bu sayede.
 
Halep, arapça süt anlamına geliyormuş. Hz. İbrahimin bugün kalenin olduğu tepede süt sağıp ihtiyacı olanlara hayır olarak dağıtmasından geliyormuş şehrin adı. Dünyanın en eski şehirlerinden olan Halep’de ilk durağımız tabi ki ünlü Halep Kalesi. Şehirden 50 metre yükseklikte doğal bir tepenin üstüne kurulmuş Halep Kalesi 12yy. sonu 13.yy. başlarında Malik El Zahir tarfından yapılmış. Aynı zamanda dünyanın en ieski ve en iyi korunan kalesi olduğundan Guinness Rekorlar Kitabına girmiş. Giriş kapısı hendeğin üstüne açılıyor ve benim en çok ilgimi çeken ve içinde bir felsefe barındıran ikinci kapısı. Bir sürü aynı yöne bakan nal ve bir tane de farklı yöne bakan nal. Aynı yöne bakanlar kulları, farklı yöne bakan Allahı temsil ediyor.

Kale aynı anda 10 bin kişi barındırabilecek büyüklükte ve içinde tarihi evler, sokaklar, su kuyuları odalar, camii gibi pek çok yapı var.

 

Kalede yaklaşık iki saatimizi geçirdikten sonra şehrin dar sokaklarından, baharat kokulu yollarından geçip harika bir avlusu olan ve eski bir Halep evi olan Beit Wakil’de öğlen yemeği yedik ki, Antakya mutfağına benzemekle beraber ”Ben Suriye Mutfağıyım” dedirten yemeklerdi doğrusu.

Yemek sonrası gittiğimiz Zekeriya Camisi diğer adıyla Emevi Camisi şehrin en eski ve en ünlü camisi. İçinde Zekeriya Peygamberin türbesinin olmasından dolayı bu adı almış. Kapıda ödünç olarak verilen değişik, tüm vücudunuzu ve kıyafetinizi örten özel bir kıyafetle içeri girebiliyorsunuz. İçerisi dar ve uzun bir alan. Bunun nedeni de ön saflarda duaya katılmak farz olduğundan camilerin salonlarının uzun yapıldığı yönünde.

Camiden çıktığınızda hemen yanıbaşınızda Halep Kapalı Çarşısı. Yani tam benlik bir mekan. Çarşılara suk deniliyor ve her bir çarşı birbirine bağlı olarak neredeyse 10 kilometre. Çarşının büyük bir kısmı 15. yy.da yapılmış ve bir sürü bölümden oluşuyor. İpekçiler, baharatçılar, halıcılar, tatlıcılar…Bizim Kapalı Çarşının aynısı. Ve neredeyse tüm esnaf Türkçe biliyor, üstelik Yeni Türk Lirası da geçiyor. Sanki Halep’de değil de İstanbul’daydık. Halep’den alacağınız herşeyi bu çarşıda bulmak mümkün. İşlemeli örtüler, şallar, bakırlar, tesbihler, siyah inci, halı, kahve ve daha neler neler. Burada gezmek içimi ısıttı, doya doya pazarlık yaptım Arap halıcıyla, baharatları kokladım, kahve aldım, yani tam olarak ülkemdeymişim gibi hissettim. Hava kararmış, yağmur artmış ve bize dönüş yolu görünmüştü. Halep’e gelip de kuru baklava almadan dönülür mü? Son durağımız bir tatlıcı oldu ki, görülmeye değerdi halimiz. Baklavanın anavatanından gelen biz kuru baklavaları görünce bir anda gözümüz dönmüştü. İncecik hamuru, bol fıstığı ve bizim baklavaların aksine daha az şerbetli olan Suriye tatlısı bize tatilde olduğumuzu epey hissettirdi. E tatilin tadı da bu olsa gerek, sürekli yemek düşünmek.

Dönüşümüz muhteşemdi demiştim ya, pasaport kontrolümüzde sorun çıkmasa da otobüs şoförümüzün bazı davranışlarından dolayı, Kerem’in Aslının ateşine Halep’te yanıp kül olması gibi bizde Bab El Hawa sınır kapısında az daha kül oluyorduk. Herşeye rağmen Halep görülmeye değerdi.
 
İşte Halep hakkında bugüne kadar bilmediklerim;
 
* Osmanlı’da ilk mason locası Halep’de kurulmuş.
 
 
* Türkiye’deki ilk kadın-doğum kliniğinin kurucusu Pakize Tarzi Halep’de doğmuş.
* Ünlü şarkıcı Erol Büyükburç eğitiminin bir kısmını Halep’de tamamlamış.
* Halep kalesi hiçbir zaman fethedilmemiş, anahtar bizzat Osmanlılara verilmiştir.
* Ferhat ile Şirin burada birbirine aşık olmuş.
* Mevlana, Halep’deki medreselerde tahsil görmüş.
 
 

No Comments

Leave a Reply

Berlin in Berlin ödül almış, ödülden çok filmdeki erotik sahne konuşuluyor, Uğur Mumcu öldürülmüş…Nihan’ın iki ülke ve 20 yıllık zaman dilimini kapsayan hikayesinin arka fonunda Türkiye’nin o yıllardaki sosyal ve siyasi panoraması var…

Kitabı okurken Banu Tozluyurt’un tanınmış yazarlara; bir Banu’luk yer açın ben geliyorum diyen ayak sesleri duyuluyor…

Nihan, Kamer ve Seval’i babaları cumartesi günleri halaları Ayla’nın oturduğu Kadıköy’e götürürdü. Belki de balıkçılar çarşısında balık alırken yanlarından geçtiniz. Ya da Üsküdar’dan Nihan’la aynı vapura bindiniz, yanyana oturdunuz… Hikayedeki gerçeklik duygusu o kadar geçiyor ki insana sokakta yürüyen bir genç kıza acaba bu Nihan’mı diye bakabilirsiniz…

Lale Celepoğlu

D & R    /    İdefix    /    Kitap Yurdu    /    Babil.com