Çek Cumhuriyeti Yurt Dışı

Prag günleri

17 Nisan 2007

 

12 Nisan 2007 Perşembe, 1. Gün
İşte nihayet beklenen gün gelmişti ve Prag’a hareket etmiştik. Konsolosluğun yanlış vize tarihi verişi, uçağa binmek için işlemlerimizi yaptıracağımız anda uçakta ismimizin görünmemesi gibi bir sürü aksilik bizi yıldıramadı ve annemle başbaşa Prag seyahtimiz için kendimizi Çek Havayollarının uçağında bulabilmiştik perşembe sabahı 7:30 da. Anne kız olarak çok seyahat ettik ama ilk defa yurtdışına çıkıyorduk sadece ikimiz. Daha önce Almanya maceramız var birlikte ama kalabalıktık o zaman. Uçağımız tam zamanında kalktı ve 2 saat süren yolculuktan sonra Prag’ın uluslararası tek hava alanı olan Ruzeyne’ye iniş yaptı. Uçaktan indiğimizde 21 derece hava sıcaklığıyla Prag ve tur yetkilisi bizi bekliyordu. Turun tüm görevi bizi Prag havaalanından alıp kısa bir sehir turu yaptırmak ve 4. günün sonunda da otellerimizden alıp havaalanına transferlerimizi yapmaktı. İlk rotamız Prag Kalesi idi, otobüs kalenin girişinde bizi bıraktı ve 6 km.lik yürüyüş rotamız buradan başladı. Prag Kalesi deyince öyle aklınıza surlardan oluşan bir yapı gelmesin, bizim Rumeli Hisarı filan gibi değil. Dar sokaklardan, değişik binalardan oluşan bir mekan burası adeta bir mahalle. Prag kentinin tarihi 9.y.y. daPrens Borijov’un kurduğu bu kale ile başlıyormuş. Kale, Prag’ın meşhur Vltava nehrine yüksekten bakıyor. Kale sokaklarının içinden geçerken “Altın Yol” denilen yolda küçük küçük evler insanı tarihe götürüyor. Kalenin arka tarafında Prag’ın en büyük katedrali olan Aziz Vitus Katedrali bugüne kadar Avrupa şehirlerinde gördüğüm en göz alıcılarından biriydi. Prag kalesinden aşağı inerken, yol boyunca hediyelik eşya satan tezgahlara insan bakmadan yapamıyor. Kaleden aşağı inerken turdan ayrılıp annemle başbaşa sindire sindire gezeceğimiz yerleri bir bir kafama ve elimdeki haritamla Prag el kitabıma kaydediyorum. Kaleden aşağı inip küçük mahalleye doğru ilerledik. Kalenin eteklerine kurulan ve küçük mahalle diye adlandırılan bu bölge, dar ve dik sokakların olduğu, romantik binaların bulunduğu bir bölge ve eski şehre meşhur Charles Köprüsü ile bağlanıyor. Kampa adası adı verilen bölgede bulunan köprüyü yazıyla anlatmak mümkün değil. Üzerinde çok fazla sayıda heykel olan bu köprü bence dünyanın en romantik mekanlarından biri. 520 metre uzunluğundaki köprü, harcına yumurta karıştırılarak güçlendirildiği söylenen kumtaşı bloklarından yapılmış.Günün her saati kalabalık olan bu köprüyü turdan ayrıldıktan sonraki zamanımızda daha detaylı gezmek fikri kafamızda köprüyü geçip Eski Şehre doğru yürümeye devam ettik. İşte Old Town denilen Eski Şehir meydanı. Prag’ın kalbi. Tyn Kilisesi, Aziz Niklaus kilisesi, Eski Belediye Sarayı ve meşhur Belediye Sarayı Kulesi ve üzerindeki Astronomi Saati Prag’da mutlaka görülmesi gereken yerler arasında. Her saat başı çalan saatte 12 havari geçit gösterisi yapıyor tabi bunlar tamamen görselliğe dayalı bir tören ve yüzlerce insan her saat başı bu töreni izlemek için meydana doluyor. İlk önce saatin solunda bulunan ve Ölüm’ü simgeleyen iskelet sağ elinde tuttuğu ipi çekiyor. Ölümün öteki elinde ise ters çevirdiği uzun bir kum saati var. Ardından iki pencere açılıyor ve havariler önlerinde Aziz Petrus ile bir daire çizerek sağdan sola doğru yavaşca dönüyorlar. Bunun sonunda bir horoz ötüyor ve saat başını belirten çan çalıyor. Hareket eden diğer figürler arasında, başını sallayıp duran bir Osmanlı, aynada kendine bakan Kibir ve Yahudi tefecinin simgelediği Açgözlülük bulunuyor.Bu astronomi saatinin amacı sadece doğru zamanı göstermek değil, ay ile güneşin dünya etrafında dönüşlerini de canlandırıyor. Buradaki gösteriyi izledikten sonra bu meydana çok yakın olan otelimize doğru ilerledik. Bavullarımız bizden önce gitmişti zaten otele. Şehir meydanına 5 dakika yürüyüş mesafesinde olan otelimiz City Center Prag’ın en eski alışveriş merkezi olan Kotva ile karşılıklı. Otele gelip kendimizi yatağa zor attık. Eh sabahın dördünden beri ayaktaydık üstelik tam 7 km de yürüdük. Annemle öyle bir uykuya dalmışız ki üç saat nasıl geçmiş anlamadık. hava o kadar güzeldi ki; içimizi ısıtan güneş morallerimizi de tam anlamıyla yerine getirmişti. Otelden çıkıp önce meydandaki U Prince Otel’in kafesinde 5 çayımızı içip tatlılarımızı yerken şehrin güzelliğini ve çeşit çeşit milletlerden insanları gözlemleme fırsatı bulduk. Çaylar gerçekten de berbat diyebilirim Prag’da aynı suları gibi. Çay kültürleri hiç yok. Koskocaman bir su bardağına suyu dolduruyorlar ve yanına da poşet çay, buyurun size çay. Bu da yetmezmiş gibi çok kaba, asık suratlı ve saygısız bir halkı var. Çok duymuştum bu konudaki ünlerini ama açıkçası bu kadar kaba olabileceklerini beklemiyordum. Ama bu seyahatte hiçbirşey bizim moralimizi bozamayacağı için çaylara çok takılmadan Prag’ın şık en güzel ve en pahalı mağazalarının olduğu Parizska caddesine doğru yürüdük. Paris caddesi denilen bu caddede Dior’dan Cartier’e kadar pek çok ünlü mağazalar sıralanmış. Bu caddenin de bulunduğu mekan Yahudi Mahallesi olarak biliniyor Prag’da. Paris caddesinden yürüyüp mağazları seyrederek, Yahudi mahallesini geçip buradaki sinagogları gezmeyi başka bir güne bırakarak Rudolfinum’un önüne çıktık. Burası Vltava nehrinin kıyısında çok büyük bir konser mekanı. Bizim Atatürk Kültür Merkezi gibi, insanların buluşma noktası. Rudolfinum, Çek Flarmoni Orkestrasına ev sahipiği yapıyor. Buradan tekrar eski şehre doğru yürüyerek Prag’ın en ünlü ve en işlek sokağı olan Karel’e kadar geldik. Özellikle sokakta bulunan ve üzerinde altın yılan sembolü olan “Altın Yılanlı Ev” 1714 yılında kurulmuş çok eski bir cafe. Şu an restoran olarak da kullanılan bu mekanda altın bezekli rölyeflere de rastlamak mümkün. Karel’de yaptığımız gezi, hediyelik eşya dükkanları, kafeler gerçekten Prag’da unutamayacağım anlardandı. Artık hava da kararmıştı ve bu hoş ve tatlı serin havada faytonla şehir turu yapmaktan daha zevkli ne olabilirdi. Annemle hemen bir faytona bindik ve ışıl ışıl şehri bir kez de faytonla turlayarak Fridays de güzel bir akşam yemeğiyle Prag’da ilk günümüzü bitirdik. Ertesi gün gideceğimiz ve çok güzel olduğunu duyduğumuz Karlovy Vary şehrini düşünerek uykuya daldık.

1 Comment

  • Reply karamelize 18 Nisan 2007 at 06:01

    >benim icin süper keyifli yazı dizisine başlamışsın, bir çırpıda ve son derece sıcak anılarımla okudum yazdıklarını…:) bu aralar gideceğini tahmin etmiştim zaten…annenle gitmen de ayrıca hoş olmuş, yani açıkcası kıskandımmm bile diyebilirim..:)) devamını heyecanla bekliyorum..
    sevgiler,
    mehtap

  • Leave a Reply

    Berlin in Berlin ödül almış, ödülden çok filmdeki erotik sahne konuşuluyor, Uğur Mumcu öldürülmüş…Nihan’ın iki ülke ve 20 yıllık zaman dilimini kapsayan hikayesinin arka fonunda Türkiye’nin o yıllardaki sosyal ve siyasi panoraması var…

    Kitabı okurken Banu Tozluyurt’un tanınmış yazarlara; bir Banu’luk yer açın ben geliyorum diyen ayak sesleri duyuluyor…

    Nihan, Kamer ve Seval’i babaları cumartesi günleri halaları Ayla’nın oturduğu Kadıköy’e götürürdü. Belki de balıkçılar çarşısında balık alırken yanlarından geçtiniz. Ya da Üsküdar’dan Nihan’la aynı vapura bindiniz, yanyana oturdunuz… Hikayedeki gerçeklik duygusu o kadar geçiyor ki insana sokakta yürüyen bir genç kıza acaba bu Nihan’mı diye bakabilirsiniz…

    Lale Celepoğlu

    D & R    /    İdefix    /    Kitap Yurdu    /    Babil.com