Doğu Anadolu Ne İçsek / Ne Yesek Yurt İçi

Sarıkamış

23 Şubat 2014

İki yıldır şubat ayında, tatilin ikinci haftası Sarıkamış’a kayak tatiline gidiyoruz. Çok kalabalık ve eğlenceli bir grup olduğumuzdan her yıl “acaba başka bir yere mi gitsek” diye düşünürken kendimizi yine 2634 metrelik Bayraktepe yamaçlarından kayarken buluyoruz. Sarıkamış, Alp’lerden sonra dünyadaki en iyi kar kalitesine sahip ikinci yer. Ben demiyorum, tüm dünya diyor bunu. İri taneli kristal bir karı var Sarıkamış’ın ve gerçekten kaymasanız dahi o karda yürümek bile insana bambaşka bir huzur veriyor. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, Türkiye’de başka yerde kayıyorsanız kar gördüm demeyin. Bu kadar iddialı yazıyorum bu konuda. Sarıçamdan oluşan ormanlar göz alabildiğince uzanıyor ve siz çoğu zaman tek başınıza bu doğa harikasından süzülerek iniyorsunuz. Ne gürültü, ne son model kayak montları, ne birbirinin ayakkabısını süzen insanlar, ne fahiş fiyatlara satılan hot chocolate! ne de gece yüksek topuklu ayakkabılarınızı giyip gece eğlencesine çıkabileceğiniz barlar. Bunları arıyorsanız asla bulamazsınız çünkü yok ama beyazın en beyazını, doğanın en doğalını, sohbetin şahanesini, pistlerin mükemmelini ve insanın en hasını arıyorsanız size Sarıkamış ve Kars’ı kesinlikle öneririm.

Bu yıl Sarıkamış’a giderken bir günümü sadece Kars’a ayırmayı kafama takmıştım. Gerçi amacınız kayak olunca bir gün bile bırakmak istemiyorsunuz bu sporu fakat KARSOD Başkanı ve Kars Otel Genel Müdürü Halit Özer bize öyle güzel bir mini Kars Turu hazırladı ki ertesi günü iple çektik. Bu arada Kars şehir içinde kalınacak en güzel adres Kars Otel. Bir sonraki yazımda detaylı değineceğim ama şimdiden Haziran ayı için yerimi ayırttım ben.

Sabah bizi konakladığımız Sarıkamış Toprak Otel’den alan şoförümüz önce Sarıkamış Merkez’e çevirdi direksiyonu. Allahuekber Dağla boyunca ilerlerken 1914 yılının Aralık ayında Kars’ı Ruslardan geri almak için harekata katılan 60 bin askerimizin donarak öldüğü Sarıkamış’ta hala bir yas havası vardı sanki. Yollar buz, çatılar buz, eller buz, kalpler buz. Yılın neredeyse yedi ayını beyaz ve buz görerek geçiren doğu insanı…

17 kabristanın bulunduğu şehir içindeki Yukarı Sarıkamış Şehitliği’nde dualarımızı ettik, çocuklarımıza bu şehitliğin hikayesini anlattık ve biraz Sarıkamış’lı çocuklarla sohbet ettik. İlçedeki gelir kaynakları ve istihdam alanlarının sınırlı ve yetersiz olması Sarıkamış halkını göçe zorlamakta ve nüfus sürekli azalma eğilimi göstermekteymiş. Okumaya dışarı giden gençler bir daha geri dönmüyorlarmış.

İlçe merkezinden geçerken eski evlerin tamamının taş duvar ve damlı yapı şeklinde olduğu ilk dikkatimi çeken oldu, yeni yapılar betonarme şeklinde fakat o kadar çarpık bir kentleşme var ki. Oysa Ruslardan kalan binalar eski olmasına rağmen çok daha modern ve çok daha şık. Keşke Sarıkamış’ta tüm binalar bu Rus binalarının kopyası olsaymış.

1900-1902 yılları arasında yapıldığı düşünülen Av Köşkü – halka arasındaki adıyla  Katherina Köşkü–  tüm ihtişamıyla yol boyunca bizi selamlıyordu sanki. Av köşkü ve ana köşk olarak iki ayrı yapıdan oluşan binanın Rus Çarı’nın eşi Katherina için yaptırıldığını zannediyordum.  Oysa köşk, Çar’ın hasta oğlu Aleksi için bir rehabilitasyon merkezi ve aynı zamanda da ailenin kışın ve yazın kullandığı av köşkü olarak yapılmış. Her ne ve kim için yapıldığını bir kenara bırakırsak uzaktan çok ihtişamlı görünen binanın önümüzdeki sene otel olarak işletileceğini söyledi şoförümüz. İşte o zaman içim cız etti, ne yalan söyleyeyim.

Sarıkamış’tan ayrılıp yine yol boyunca Allahuekber Dağları’nın eşliğinde Kars’a doğru ilerlerken tek gördüğümüz uçsuz bucaksız beyaz bana “cennetteyim” hissi veriyordu. Aynı ülke sınırları içindeyiz belki ama ne kadar uzağız aslında birbirimizden. Biz ne kış biliriz, ne soğuk, ne kapanan yol, ne en yakın sağlık ocağına yetişme… Biz ne kurt biliriz, ne yazın toplanan kozalak, ne kışın pişen lahana. En fazla film izler gibi izleriz televizyonda sırtında çuvalla çocuğunu hastaneye taşıyan babayı. Tüm bunlar bir anda Allahuekber Dağları’nın eteğindeki Ali Sofu Köyü’nden geçerken geçti aklımdan. Yol boyunca ne bir çocuk var, ne bir insan. Kar var oysa, biz olsak kar yağınca çıkar kartopu oynarız. Onlar için her daim kar var, onlar için kartopu artık oyun değil eziyet ve onlar için hayat sadece soğuk. Bana göre “cennet”, onlara göre ne bilemem…

Sarıkamış beni bu kadar etkilerken Kars’ta göreceklerim için içim çok daha kıpır kıpır olmaya başladı. Kars’ı okumaya hazır mısın sevgili okur?

3 Comments

  • Reply Armağan Portakal 23 Şubat 2014 at 20:54

    Kars yazıların için sabırsızlanmaya başlamışken, Sarıkamış yazısı geldi… Sarıkamış’ın Kars’ın Aşık’ların etkisi mi nedir… yazında bir olgunluk mu desem bilemedim çok hoş bir tad var…

  • Reply Ayşin Orhan 23 Şubat 2014 at 23:41

    Sevgili Banu, güzel tatilimizi ve mini-hızlı Kars turumuzu , gezerken hissettiklerimizi o kadar güzel anlatmışsın ki aynı duyguları tekrar yaşadım.Kalemine ve yüreğine sağlık.

  • Reply zeliş 24 Şubat 2014 at 22:28

    bekliyorz heyecanla.

  • Leave a Reply

    Berlin in Berlin ödül almış, ödülden çok filmdeki erotik sahne konuşuluyor, Uğur Mumcu öldürülmüş…Nihan’ın iki ülke ve 20 yıllık zaman dilimini kapsayan hikayesinin arka fonunda Türkiye’nin o yıllardaki sosyal ve siyasi panoraması var…

    Kitabı okurken Banu Tozluyurt’un tanınmış yazarlara; bir Banu’luk yer açın ben geliyorum diyen ayak sesleri duyuluyor…

    Nihan, Kamer ve Seval’i babaları cumartesi günleri halaları Ayla’nın oturduğu Kadıköy’e götürürdü. Belki de balıkçılar çarşısında balık alırken yanlarından geçtiniz. Ya da Üsküdar’dan Nihan’la aynı vapura bindiniz, yanyana oturdunuz… Hikayedeki gerçeklik duygusu o kadar geçiyor ki insana sokakta yürüyen bir genç kıza acaba bu Nihan’mı diye bakabilirsiniz…

    Lale Celepoğlu

    D & R    /    İdefix    /    Kitap Yurdu    /    Babil.com