>Antakya’ya doğru

1

>

28 Ekim sabahı çıktık yollara, Evliya Çelebi misali seyahatnamenin bölümlerinden bir diğerini yazmaya…Gerçekten de o kadar erken vakitte yola koyulduk ki sabah dokuzda Adana’ya varmıştık bile. Hep iş için gittiğim Adana’ya bu kez seyahat için uğramanın dayanılmaz hafifliği içindeydim. Türkiye’nin beşinci büyük şehri Adana’da ilk durağımız Sabancı Merkez Camisi oldu. Vakit darlığından Seyhan Nehri kıyısında yer alan Türkiye’nin en büyük camisini dışarıdan izlemekle yetindik bu kez ama ben ilk Adana seyahtimde bu camiyi gezi programıma koydum bile. 1988 yılında yapımına başlanıp 1998’de hizmete giren caminin 32 metre çaplı ana kubbesi, Türkiye’nin yerden yüksekliği en fazla olan en geniş kubbeli camisiymiş. Camideki 4 yarım kubbe 4 halife-4 mezhebe, 5 kubbe İslamın 5 şartına, 6 minare imanın 6 şartına, 32 metre çaplı ana kubbe 32 farza, avludaki 28 kubbe Kuranda adı geçen 28 peygambere karşılık geliyormuş.Caminin hemen karşısında, Seyhan Nehrinin üzerinde bulunan ve Adana’nın batısı ile doğusunu birleştiren Taşköprü de hakikaten görülmesi gereken yapıtlardan. Aslında 21 gözlü imiş ama şu an 14 gözlü olarak hizmet vermekteymiş. Adana’nın yolları taştan, diyerek rehberimiz Burçak Altunay eşliğinde Hatay turumuza doğru yola çıktık. Her ne kadar çok uykusuz olsak da gerek havanın sıcak ve güneşli olmasından gerekse Burçak’ın ara ara söylediği şarkı türkülerle keyifli bir yolculuk yapıyorduk. Antakya yolu üzerinde Amanos Dağlarını tırmanırken Belen Geçidini geçmeden olur mu? 740 rakımlı Belen, ormanlık ve maki bitki örtüsüyle hakikaten hoş bir manzara eşliğinde seyahat etmemizi sağlıyordu.

 
İskenderun’a girerken bizi yolda Türk-Rus işbirliğiyle kurulmuş olan, Türkiye’nin en büyük demir çelik fabrikası olan İsdemir karşılıyordu. Ve yol üstündeki ilk durağımız Dörtyol’a bağlı Payas ilçesindeki Sokullu Mehmet Paşa külliyesi oldu. 1574 yılında Mimar Sinan tarafından yapılan külliye, kervanların konaklamaları ve güvenlik için çok önemli bir yapıymış zamanında. Külliye içindeki arasta yani çarşı gerçekten de sanki içinde hala dükkan ve sahipleri varmış hissi yarattı bende. Külliyenin güney ucundaki dar ve düz koridordan iç bahçeye geçiliyor ki, bugüne kadar çok iyi korunmuş. Külliye içindeki cami, hamam, imarethane ve medrese kervanların her ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı olduğunu gösteriyor. Benim en çok ilgimi çeken ise Evliya Çelebi’nin seyahatnamesinin de burayla ilgili bölümlerini altında yazdığı ağaç oldu. Külliye içindeki Sarı Selim Camisinin duvarlarında seyahatnameden notlar da okuyabiliyorsunuz, ağaç gerçekten de insana ilham veriyordu doğrusu. Eh ben de kırmızı kaplı defterime ağaç altında notlar aldım, ne de olsa ben de bir Modern Evliya Çelebi sayılırım.
İskenderun’a elveda deyip ilin en geniş ve verimli ovası Amik’i geçerek öğlen saatini biraz geçe Antakya’ya varmıştık. Antioch yani Antakya tarih açısından o kadar zengin ki yazmakla bitmez. Anadolu’nun ilk camisi, dünyanın ilk kilisesi, dünyanın aydınlatılmış ilk caddesi ve dahası. Ne demek istediğimi yazdıklarımı okuyunca çok daha iyi anlayacaksınız ve bana hak vereceksiniz. Bugünkü adıyla Habibi Neccar dağı eteklerinde ve Asi Nehrinin kenarında yer alan, Hatay ilinin merkez ilçesi Antakya, tarihi zenginliği yanında mutfak zenginliği, din zenginliği ve daha pek çok zenginliğiyle ülkemizde gezilip görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. 23 Temmuz 1939’da anavatana katılan Hatay sokaklarında her dinden ve her milletten insana rastlamanız mümkün.
 

Antakya’da ilk durağımız Anadolu’nun ilk camisi olduğu düşünülen ve 638 yılında inşasına başlanan Habibi Neccar camisiydi. Caminin günümüze kadar kalan en orijinal kısmı minaresi. Mihrap kısmı sonradan eklenmiş. Arapçada habib sevgili, neccar marangoz anlamına geliyor. Rivayete göre Habib-i Neccar , Ms. 40 lı yıllarda Antakyada yaşamıştır. Roma döneminde Antakya halkı putperest olduğu için, Cenab-ı Hak Hz. İsa ‘ya Antakya halkı için iki resul göndermesini emreder. Hz. İsa Antakya halkı için 2 resul, daha sonrada bir resul daha gönderir. Resulların halkı İrşada devam etmesine ilk inanan Habib-i neccar olur. Antakyalılar bu olaya inanmayarak, resulleri taşlayarak öldürmeye karar verirler. Habib-i neccar uzaklardan koşup gelerek, resullerin doğru söylediklerini ve onlara inanmaları gerektiğini söyler. Burada bulunan putperestler Habib-i neccar ‘a bunlar seni kandırmışlar, ya eski dinine dönersin yada ölürsün şeklinde tehdide başlarlar. Bu müritler dediklerini yaparak Habib-i neccarı öldürürler, Habib-i neccarın şehit edilmesi ile ilgili bir çok rivayet vardır. Bunların en yaygın olanı; Habib-i neccarın başı Silpiyus dağında ayrılır. Vücuttan ayrılan baş, yuvarlanarak bugün cami ve türbesi bulunan yere gelir (bugün vücudu şehit edildiği mağarada başı ise caminin yanında bulunan türbededir) Başka bir rivayete görede ,Habib-i neccar kopan başını koltuğu arasına almış, Kur’an dan ayetler okuyarak bir süre dolaşmış ve bugün türbesi bulunan yere kadar gelerek, buraya düşmüştür.

 
Habibi Neccar müslüman değil ve olmadığı halde adı bir camiye verilmiş. O sadece tek tanrılı dine inan bir din şeyhi. O dönemdeki hoşgörü ve açık fikirliliğe bakıp da bugünkü halimize yanmamak elde değil. Camide İsanın havarilerinden Yunus (Yuhanna) ve Yahya (Paulos) ve onlara ilk inanan ve şehit edilen kişi olan Habibi Neccarın türbesi bulunuyor.
 
Öğle yemeğini yediğimiz Anadolu restoran daha sonra detaylı olarak anlatacağım Antakya mutfağında önemli bir adres.
 
Yemek sonrası ikinci durağımız Türkiye’nin en büyük, dünyanın ikinci büyük Mozaik Müzesi oldu.Müzede Harbiye, Antakya, Atçana, Samandağ ile İskenderun’da ortaya çıkarılan Neolitik, Kalkolitik, Tunç Çağı, Hitit, Asur, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler bulunmakta. Hepsi gerçekten de görülmeye değerdi ama benim en çok ilgimi çeken KEM GÖZ MOZAİĞİ oldu. İçinde güzel bir felsefe barındıran mozaiğin üzerinde yazılı olan KAİCY, yunanca ‘size de’ anlamına geliyor. Yani hani bugün çok kullanılan bir laf var ya ”hakkımda ne düşünüyorsan allah bin katını sana versin”işte o anlama geliyor. İyi gözle bakana iyilikler, kötü gözle bakana kötülük diler. Kötü niyetli olanların gözünün hançer, mızrak ve vahşi hayvanlar tarafından parçalanması anlamına geliyor figür. Nasıl iyi bir dilek değil mi?
 
 

Antakya çok çeşitli dinlere ev sahipliği yapmış bir şehir denirdi ama ezan, çan, hazan hepsi de aynı karede olur mu? olur işte. Aynı anda hem çan sesi hem ezan sesini Türk Katolik kilisesi bahçesinde çok rahat duyabiliyorsunuz. Kapısında TÜRK KATOLİK KİLİSESİ yazıyor çünkü burada ayinler Türkçe. Ortasında kuyu, portakal ağaçları, su sarnıçları bulunan kilise bahçesi hakikaten de insanın içini ısıtıyordu.
 
 
Bir diğer kilise Ortadoks Kilisesi. Burası aynı zamanda bir patrikhane. Türkiyedeki iki patrikhaneden biri. Biri İstanbuldaki Rum – Ortadoks Patrikhanesi, diğeri Antakyadaki Arap – Ortadoks Patrikhanesi. 1872 yılındaki Antakya depreminde büyük hasar gören kilise Ruslarında desteğiyle onarılmış ve eklemelerle günümüze kadar korunabilmiş. Hakikaten oldukça görkemli kilise de mum yakıp dilek dilemeden geçmek olmazdı tabi ki.
 
 
Kiliseler, şehrin dar sokaklarının uç köşelerinde olduğundan hem tarihi gezi hem de bir şehir panoraması yapıyorduk adeta. Bir yandan Barselona sokaklarını, diğer yandan Küba evlerini görüyordum her bir sokakta. Zenginler mahallesi denilen bir cadde vardı ki, yolunuz Antakya’ya çok kısa süreliğine de olsa düşerse mutlaka görmenizi tavsiye ederim. Günümüzde çekilen pek çok diziye de ev sahipliği yapan Antakya evleri ve caddeleri galiba gezmekle bitmeyecekti. Akşam olmuş ve eski bir sabun fabrikası olan Savon Otel’e gelmiştik. Otelimiz de adeta bir dizi film sahnesiydi. Dağın eteklerinde, geniş avlulu, şadırvanlı bu şirin otel tüm yorgunluğumuzu almıştı ki, akşam yemeği için şelalelerin de bulunduğu Harbiye’ye doğru yola çıktık.
 
 
Antakyanın biraz dışında şelaleri ile ünlü bir mesire yeri olan Harbiye biraz beklentilerimin altında çıktı doğrusu. Belki yaz olsa ve gündüz gitseydik şelale suları bizi serinletirdi ama kışın karanlıkta aynı tadı alamadım doğrusu. İpekçiliği ve defne sabunlarıyla ünlü Harbiye’de aklımda kalan en güzel şey, Mozaik ustası Abdullah Usta oldu. Yolunuz Harbiye’ye düşerse Abdullah Usta’ya uğrayıp gerçek sanatı sanatçıyı görün.
 
Gece olmuştu ve seyahatnamenin bir sayfası daha kapanmıştı, yarın İŞTE ARŞIN İŞTE HALEP…
 
 
 
 

1 YORUM

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here