Jambo Kenya 3- Lake Nakuru

0

Yine sabah çok erken kalktık. Hem vakitten kaybetmemek hem de gün doğumunda hayvanların çoğunu görebilmek için erken kalkan çok yol alıyor. Bu yüzden de öyle üç beş gün safari olmaz bence. Mesafeler oldukça uzak ve her hayvan öyle hemen karşınıza çıkmıyor, zaman ayırmanız gerekiyor. Bunun için gerçek anlamda bir safari düşünüyorsanız on gününüzü ayırmalısınız bana göre.

Sabah klasik olarak yine omletlerimizi yiyip yola çıktık. Kaldığımız yerler standartlara göre yüksek olsa da yiyecek olarak seçici olmak zorundaydık. Özellikle sabah sebze, çorba yemeyen bizler için, açık, soyulmuş meyveler de çok hijyenik olmadığından omleti seçtik çoğunlukla. Tabii İstanbul’dan minik minik vakumlattığım beyaz peynir, kaşar peynir ve zeytin ezmesi de bize eşlik etti ilk günlerde. Sabahları kahvaltıdan sonra yapmamız gereken ilk iş tetradoks adlı ilacımızı almak oluyor. Özellikle Tanzanya için mutlaka sarı humma aşısı olmanız gerekiyor. Zaten Tanzanya’ya girişte kontrol ediyorlar aşı kartınızı. Hudut ve Sınırlar Müdürlüğü’nde, seyahate çıkmadan en az 10 gün önce yaptıracağınız bu aşı 10 yıl geçerli. Biz Kartal şubesinde önceden randevu alarak çok kolay şekilde hallettik. Aşı ile kalmıyor, seyahate çıkmadan 1 gün önce tetradoks adlı antibiyotiğe başlıyorsunuz ve her gün (ülkeye döndükten sonraki 4 hafta da olmak üzere) aynı saatte alıyorsunuz. Bu yetişkinler için olan kısım. Çocuklara biraz daha farklı. Seyahate çıkılacak günün tam 1 hafta öncesinde başlanıyor ve her hafta aynı gün alınıyor, dönünce onlar da bir ay devam ediyor. Yani bu safari işi biraz meşakkatli ama her şeye değiyor. “Aşı olmasam ne olur”, demeyin. Kenya için zorunlu değil ama orada da her yer sinek ve içiniz rahat etmesini istiyorsanız aşıyı yüzde yüz öneririm. Olmadan gitseydik eminin çok pişman olurdum.

Yola çıktığımızda park içinde gergedanlar yine sağımızı solumuzu kaplamıştı. Filden sonra en ağır memeli hayvan gergedan. 3,5 ton kadar. Kenya, safari açısından gerçekten bize bir şölen sunuyor. Rehberimiz Ahmet çok şanslı olduğumuzu, görmemizin zor olduğu hayvanları bile gördüğümüzü söylüyor ilk üç günde. Kenya, zürafa popülasyonu en fazla olan ikinci yer Afrika’da. Bu yüzden artık zürafa görünce heyecanlanmıyoruz çünkü gün boyu sürekli görüyoruz. 500’den fazla kuş çeşidi var ayrıca, biz gün içinde büyük hayvanlardan dikkatimizi çekerse görüyoruz.

Park alanından çıkıp normal şehir yoluna girince yine sağlı sollu dükkanlar, kalabalık insan toplulukları görmeye başladık. Etler açıkta satılıyor, neredeyse otuz yıldır görmediğim naylon terlik, leğen tarzı eşyalar burada her yerde. Herkes yürüyor, toplu taşıma yok gibi. Bir okulun önünden geçiyorduk. Ahmet’e durmasını söyledim. Türkiye’den taşıdığım sabun, çikolata, şekerleri dağıtmanın tam sırasıydı. Emine de kalem getirmişti. Bir tanesini çağırdık ve arkadan hepsi koşuştu. Ahmet onlara teker teker dağıtırken Duru ve ben camdan bize uzanan o minik ellere gözyaşlarıyla kavuştuk. Hepsi aç, hepsi hastaydı. İnsanın bu çocukları görünce kendi hayatından utanıyor. Her şeyden fazlasıyla alıyoruz fazlasıyla tüketiyoruz. Sabah otelde tabakta bıraktığımız yiyecekler aklıma geldi de…Hayat gerçekten hiç adil değil! Ben Küba’dan deneyimliyim. Böyle ülkelere giderken yanınıza kullanmadığınız giysileri alabilirsiniz. Orada bir kez giyip veriyorum. Yanımda çikolata, şeker götürüyorum çocuklara vermek için. Yanımda götürmesem bile kaldığımız otellerde bulunan sabun, şampuan gibi eşyaları alıp onlara veriyorum. Aklınızda olsun özellikle Kenya’ya giderken çocuk kıyafeti varsa götürün.

 Lake Nakuru’ya gelmeden önce yol üstünde Thomson’s Şelaleleri adı verilen bir yerde mola verdik. Nyahururu bölgesinde bulunan ve adını buraya ilk ayak basan Avrupalı Joseph Thomson’dan alan bu doğa parkında bizi Kikuru Kabilesi’nden yerliler karşılıyor. 100 Ksh veriyoruz, hem fotoğraf çektiriyoruz hem de bize yerel danslarını gösterip şarkı söylüyorlar. 70 metre uzunluğunda ve yeşilin her tonunun arasından gürül gürül akan şelale kadar bizi çok ilgilendiren başka bir şey  daha var burada. Chameleon adı verilen bir bukalemun türü bu. Birini koluma birini kafama koyuyor önce sahibi. Aman allahım ben ve üstümde iki bukalemun, olacak iş değildi oldu. O kadar tatlılar ki, elime aldım. Tabii korkak annesinin bu kadar cesur davranmasından etkilenen Duru da eline aldı, sonra yakasına koydu, bir ara kafasında gezdiriyordu. Burası gerçekten yeşilliği, şelalesi, yerel halkı ve  değişik hayvanlarıyla çok enterasandı. Çocuklar son olarak deveye bindiler ve satıcıların yakamıza yapışıp dükkanlarına götürmelerine fırsat vermeden şelaleden ayrıldık.

Çıktığımızdan  yaklaşık üç saat sonra Nakuru  Milli Parkı’na girmiştik. Ahmet yine park giriş ücretlerini öderken biz yine cama yapışan satıcılarla bakışmaktaydık. Hakuna Matata diye gelip önce 1000 KSH’den kapı açıp sonra 100 KSH’ye kadar iniyorlar.

Nakuru Milli Parkı 188 kilometrekare ve en çok filamingonun göründüğü bölge. Ahmet burada çok nadir görülen siyah gergedan da var derken biz hemen bir tane gördük bile. Yol boyunca sağlı sollu akasya ağaçları ve babunlar eşliğinde ilerleyip kalacağımız The Sarova Lion Hill Lodge’a giriş yapıyoruz. Öğlen yemeği için hemen restorana geçtik ve gerçekten yemekler çok güzeldi burada. Odamızda ilk defa televizyon var bu da demek oluyor ki gece elektrik de var. Kapımız da normal tahta kapı. Lüks içindeyiz bu kez. İnsan nasıl alışıyor her ortama ya da biz çok çabuk alıştık çadırın bir üst model odalarına.

Akşam üstü 16:00 ‘da safariye çıktık, yol boyunca sağımızda göl, solumuzda akasya ağaçları harika bir manzara eşliğinde ilerliyorduk. Her yanımızda babunlar. Kimisi sırtında yavrusunu taşıyor, kimisi birini önüne yatırmış, onun bitlerini ayıklayıp yiyor. Babunların popoları çok tuhaf, tüysüz ve pembe. Yaşları geçmiş olanların ki kabuk bağlamış. Bizim kız pek güldü bu babunların haline.

Gölün üstü pespembe görünüyor. Flamingolar o kadar çok ki, göle eğildiklerinde rengi pembe oluyor resmen. Aracımızla iyice yanlarına yaklaşıyoruz, bu kadar flamingoyu bir arada hiç görmemiştim. Renkleri neden pembeymiş biliyor musunuz? Alkali açısından yüksek yerlerde gezdiklerinden bu sularda balık yaşamazmış. Balık yiyemediklerinden karides yiyorlarmış, renkleri bu yüzdenmiş. Bir yandan flamingolar bir yandan buffalo sürüleri yol boyunca ilerliyoruz. Zaman zaman hava kararıyor yağmur bulutları dolanıyor tepemizde ama şu ana kadar şanslıyız. Ne zaman aslan göreceğiz derken, Ahmet telsizle haber alıyor ve hemen rotamızı değiştiriyoruz. Yollarda bir arada durmuş jeepler gördüğünüzde anlıyorsunuz ki orada bir hayvan var. Hemen kalabalığın olduğu yere gittik ve çalıların arasına uzanmış oldukça büyük bir dişi aslan gördük. Bir kulağı kesik olan aslana dürbünle yakından bakınca sanki gözümün içine bakıyor. İnsan ürküyor, bu kadar yakın göreceğimi tahmin etmemiştim. Hayvanları yakından izlerken gürültü yapmamanız gerekiyor. Çünkü tüm araçlar aynı andan izliyorsunuz ve kimseyi rahatsız etmemeniz gerekiyor.

Otele dönüş yoluna geçtiğimizde Thomson Gazellaları, İmpalalar, Beyaz Gergedan ve değişik kuş çeşitleriyle beraber ilerliyoruz.

Akşam yemeği öncesi otelde yerel dans gösterisi  vardı. Müzik aletleriyle, farklı kıyafet ve dilleriyle, kocaman popolu kadınlarıyla Doğu Afrika’yı  hiç unutamayacağız gibi. Bu gece artık Kenya’ya iyice alışmış olduğumuzun farkına varıyoruz. Yemek sistemi, kıyafet düzeni, şarj sistemi…her şeye adapte olmuş ve beraber tatil yaptığımız arkadaşlarımızın iki oda bir salon, şömineli odalarına akşam oturmasına bile gitmiştik. Türkiye’den taşıdığım peynir çeşitleri, ay çekirdeği ve uçaktan arakladığım kırmızı şarap eşliğinde harika bir sohbet ile geceyi bitirdik. Hayat tatilden ibaret olsa diyor insan bazen ama bazen…

Günün videosu için Babun

Gecenin videosu için dans

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here