Fransa Yurt Dışı

Monako-Monte Carlo

07 Temmuz 2009

 

Fransız tren yolu SNCF ile Nice’den 20 dakikada Monako’ya ulaşabiliyorsunuz. Yani araba kiralamaya hiç gerek yok eğer kısa mesafeli yerlere gidecekseniz. Dağların arasında karanlık bir garda indik Monako diye Erkan’la. Bu arada tabi ben tüm durakları sırasıyla saydım elimdeki haritaya göre. Yer altında gardan çıkabilmek için epey bir yol yürüyüp birkaç yürüyen merdiven aştıktan sonra açık hava ile karşılaştığımız an sanki ‘çölde su bulmuş’ gibi büyülendik. Masmavi bir gökyüzü, harika teknelerle dolu bir liman, ünlü Grand Prix alanı, şahane evler, yeşillik…hepsi bir arada.

Monako 30 bin nüfusu olan iç işlerinde serbest, dış işlerinde Fransa ile ortak hareket eden bir prenslik. Adeta prenseslere yakışan da bir kent zaten. Monako Grand Prix ve bazı filmler sayesinde televizyondan izlediğim şehrin içinde olmak o havayı koklamak gerçekten de çok farklıydı. Denizden yükselen kayalar üzerine kurulmuş şehir adeta lüksün, ihtişamın ve zenginliğin bir simgesi. Begonvillerin sarıp sarmaladığı o güzelim evler, çatılarında kendilerine ait yüzme havuzu ve şahane bahçesi olan apartmanlar, tarih kokan saraylar, hangisine bakacağınızı şaşırıyorsunuz. Bu güzel binaların arasına sıkışmış Monako Stadını ise hangi tepeye çıksanız rahatça görebiliyorsunuz. Biz ilk olarak Monako Eski Şehrini gezmekle başladık turumuza ve Erkan 1910 yılında Prens 1. Albert tarafından kurulmuş olan devasa yapı Musee Oceanographique ‘ı gezerken ben de Monako Açık Hava Sinemasını şöyle bir turladım. Müzeye girmemekle fotoğrafları görünce hata yaptığımı anladım ama iş işten geçmişti. Yakın zamana kadar ünlü kaşif Kaptan Jacques Yves Cousteau tarafından yönetilmiş bu müze Monako’da görülmesi gereken yerlerden. Eski şehirde müzenin yukarısında ünlü Grimaldi Ailesinin yaşadığı saray ve bu saraya giden daracık sokaklar bana, geçmişte bu şehrin nelere sahne olduğunu düşündürdü hep. Vieille ville denilen Eski Şehir kayalara kurulmuş ve dar sokaklarında hediyelik eşya satan dükkanlar, turistik mağazalar ve çok şık restoranlara sahip. Biz de bu dar sokaklardan birinde en fazla beş masası olan küçücük pizzacıya oturduğumuzda bu kadar lezzetli İtalyan pizzası yiyeceğimizi hiç ummamıştık. Karnımız da doyduktan sonra Monako tepelerinden aşağıya doğru inip, sağınızda liman kalacak şekilde yürüyünce neredeyse her yol Monte Carlo’ya ve meşhur kumarhane ve Opera binasına çıkıyor. Paris’teki Opera binasına olan hayranlığım, Monte Carlo’daki Opera’yı da aynı kişinin – Charles Garnier- yaptığını öğrenince bir kat daha arttı. Monte Carlo’da filmlere konu olmuş ünlü Monte Carlo kumarhanesi, onun önündeki son model spor arabalar, hemen yanındaki aşırı süslü ve tarihi bina Hotel De Paris gerçekten de buranın başka bir gezegen olduğunu hissettiriyor insana. Kumarhanenin olduğu merkezde her yer yemyeşil aynı zamanda ve parklarda bulunan cam küreler tüm binaların yansımasını izletiyor size her an. Kumarhanenin tam karşısındaki küreye bakınca ihtişamıyla kumarhane binası ve parkı aynı anda görebiliyorsunuz. Burası şehrin en ünlü buluşma noktası aynı zamanda özellikle de ünlüleri sıkça görebileceğiniz Cafe De Paris. Buraya oturup dünya starlarını görmeyi umarken Türk Türkü çeker misali, ülkemizin en medyatik kişilerini görmek pek komik oldu doğrusu.

Prenses Grace Caddesinin hemen altında bulunan Ulusal Müze maalesef biz gittiğimiz saatte kapalıydı ama bahçesinin peyzajının görülmeye değer olduğunu söyleyebilirim. Müzenin hemen karşısında bulunan Japon Bahçesi ve bale, sergi, kongrelerin yapıldığı merkez Grimaldi Forum yan yana olup çok farklı mimarisi olan iki farklı eser. Japon bahçesinde doğa, yeşil adına her şey varken, Grimaldi Forum tam bir teknolojik bina.

Monte Carlo gerçekten de hem modernliği, hem şıklığı, hem estetiği, hem zenginliği, hem de tüm bunların yanında doğal güzellikleri barındıran gerçekten de Prenseslere layık bir şehir. Monako ve Monte Carlo’nun aynı yer olduğunu da bu gezi sayesinde öğrenmiş oldum. Derler ya ‘çok okuyan mı çok gezen mi’ belki okuduk ama işte bilmiyormuşum. Monako eski şehir kısmı, Monte Carlo yeni kısmı. Her ikisi de asla unutamayacağım ve benzerine bir daha çok rastlamayacağım bir Avrupa şehri olarak kalacak. Hele sokaklarında size her an gülümseyen Grace Kelly afişleri….

Şık, büyüleyici, zarif ve asil kent….BEN SENİ ÇOK SEVDİM, AKLIM SEN DE KALDI.

No Comments

Leave a Reply

Berlin in Berlin ödül almış, ödülden çok filmdeki erotik sahne konuşuluyor, Uğur Mumcu öldürülmüş…Nihan’ın iki ülke ve 20 yıllık zaman dilimini kapsayan hikayesinin arka fonunda Türkiye’nin o yıllardaki sosyal ve siyasi panoraması var…

Kitabı okurken Banu Tozluyurt’un tanınmış yazarlara; bir Banu’luk yer açın ben geliyorum diyen ayak sesleri duyuluyor…

Nihan, Kamer ve Seval’i babaları cumartesi günleri halaları Ayla’nın oturduğu Kadıköy’e götürürdü. Belki de balıkçılar çarşısında balık alırken yanlarından geçtiniz. Ya da Üsküdar’dan Nihan’la aynı vapura bindiniz, yanyana oturdunuz… Hikayedeki gerçeklik duygusu o kadar geçiyor ki insana sokakta yürüyen bir genç kıza acaba bu Nihan’mı diye bakabilirsiniz…

Lale Celepoğlu

D & R    /    İdefix    /    Kitap Yurdu    /    Babil.com