Saffet Emre Tonguç ile Kapalıçarşı

17

Bir gün Kapalıçarşı’da kaybolmak istiyordum ve işte 2014’ün ilk günlerinde bu isteğim gerçek oldu. Uzun zamandır Saffet Emre Tonguç’un insanı alıp başka diyarlara götüren bu turunu duyuyordum ve katılmak bir türlü kısmet olmuyordu. Önceleri  “eşim ya da bir arkadaşım da olsa yanımda” diyordum ama baktım ki kimse bana uymuyor, tek başıma katılmaya karar verdim. Bu arada küçüklüğümden beri çok sık gittiğim ve üniversite hayatım boyunca dört yıl her akşam Beyazıt’tan Sirkeci’ye Kapalıçarşı içinden geçerek ulaştığımı hiç saymıyorum. “Kapalıçarşı’yı çok iyi bilirim” diyenlerin bile bu tura katıldıktan sonra aslında çok şeyi bilmediğini göreceklerine bahse girebilirim.

Karınca kararınca, turun o heyecanlı havasını kaçırmadan ama çok da iyi dinleyerek not aldığım bilgileri paylaşmaya çalışacağım ama hani bazen bir filmi izler, çok beğenirsiniz ama birisine anlatmak istediğinizde anlatamazsınız ya, işte bu da öyle bir şey. Yazacaklarım, yaşadıklarımın çeyreği bile değil, adım attığım her yer, kokladığım her köşe, girdiğim her dükkan beni alıp çok uzaklara götürdü. O nedenle okuduklarınız sadece yaşadıklarımın küçük bir bölümü.

Karşısındaki en çok gezen rehber, en çok ödül alan rehber, en çok kazanan ve en çok tanınan rehber olunca insan biraz tedirgin oluyor ya da ben oldum. Gerçi kendisiyle daha önce birkaç kez bilgi almak için telefonda konuşmuştum ve çok samimiydi ama yüz yüze nasıldı, o çok bilmişliğin ukalalığı ve bıkkınlığı olur muydu… Bunları merak ediyordum açıkçası. Turun Nur-u Osmaniye’de başlamasından bittiği ana kadar bir insanın yüzü bir kere mi düşmez, her bir soruya sabırla ve özenle bu kadar mı içten yanıt verilir, insanın yüzünün gülümsemesi hiç mi kaybolmaz ve daha önceki turlarına katılanları tesadüfen yolda gördüğünde bir insan bu kadar mı içten ve doğal davranır. Gerçekten Saffet Emre Tonguç eğer bir hizmet veriyorsa hizmet kalitesi mükemmel, eğer turuna katılanları müşteri olarak görüyorsa, müşteri memnuniyeti tam puan ama en önemlisi insana insanca değer veren, son derece duyarlı ve samimi bir kişi. Dolayısıyla gün boyunca da kendinizi çok özel ve çok iyi hissettiriyor size. Bu arada ben kara kara nasıl Saffet Emre’yi takip edip duyacağım diye düşünürken, tüm katılımcılara kulaklık dağıttılar. Saffet Emre önde mikrofona konuşuyor ve siz uzaktan da takip etseniz onu çok rahat duyuyorsunuz. Her şey en ince detayına kadar düşünülmüş, özel hazırlanmış Kapalıçarşı haritası bile…

Efendim günümüze Babıali’de bir kafede buluşarak başladık. Babıali “Yüce Kapı” demek. Biz Babıali’yi Cağaloğlu bölgesi olarak biliriz ama gerçek Babıali neresi biliyor musunuz?

Sultanahmet’ten tramvay yolundan aşağı doğru inerken sağda Gülhane’yi geçince yol keskin şekilde sağa sapar. İşte o dönüşte tam karşınızda kalan kapı. Aslında Babıali sadrazamlık binasıymış. Topkapı Sarayı’ndan sadrazamlık binasına o kapıdan girdiklerinden, görkemli olan kapıdır. Diğer tarafta, üst taraftan girişi de Cağaloğlu’dur. Bu yüzden bütün o bölge Babıali diye geçiyormuş. Güzel Türkçe konuşmaya örnek olarak verilen o cümleyi bilirsiniz: “Yüce Babıali kapısından bir süvari atlı geçti. Bir tek atlı süvariye tesadüfen rastladım.”

Kapalıçarşı’nın Nur-u Osmaniye kapısından girip aşağı doğru yürümeden önce arkamızda Çemberlitaş kaldı.  Roma döneminden kalma, şehrin 1700 yıllık en eski eserlerinden.

Hemen önümüze çıkan ilk camii Mahmutpaşa Camii. Fatih döneminde yaşamış Rum asıllı sadrazamlardan biri için yapılmış olan camii Osmanlı klasik mimarisine uygun. Sıra dışı bir özellik olarak muhteşem bir türbesi var ve türbenin dışı İznik çinileriyle süslü. Oysa çiniler genelde içeride olur, ilk defa dışarıda çinilere rastladım. Tam bu esnada biz Yeditepeli şehrin ikinci tepesi üzerindeydik yani “Suriçi” nde.

Yeditepeli şehrimizin her tepesinde bir camii olduğunu biliyor muydunuz?

  1.  Tepede Sultanahmet Camii
  2. Tepede Nur-u Osmaniye Camii
  3.  Tepede Süleymaniye Camii
  4.  Tepede Fatih Camii
  5.  Tepede Edirnekapı Camii
  6.  Tepede Mihrimah Camii
  7. Tepede Haseki Hürrem Külliyesi’nin Camii

 

Çok güzel kubbeleri olan Çuhacı Han ilk duraklarımızdan. Daha sonra Kılıççılar kapısından girip gümüşçülerin olduğu Kalcılar Han’da pek çok Ermeni Usta’nın dükkanlarını görüyoruz. Bu arada adım adım gezerken güzelim tarihi binalara asılmış tabelalar, allı güllü reklam panoları, klimalar, pimapen pencereler, yapma çiçekler  gözümüze adeta batıyor. Gerçekten bu kadar tarihi mekanı bu kadar güzelliği nasıl da kirletmişiz…Kalcılar Han’dan çıkıp yavaş yavaş Sıra odalara geliyoruz. Burası sağlı sollu küçük odalardan oluşuyor ve Kapalıçarşı’nın en dar sokağı da burada. Bir kişi ancak geçebiliyor.

Sıra odalardan geçip Aynacılar sokağından 15 no’lu kapıdan çıkıp 16 no’lu kapıdan Zincirlihan’a girdik. Han’ı 19.yy’ın ikinci yarısında Arnavutlar yapmış ve yerleri Arnavut kaldırımı olarak duruyor hala. Yağmur oluğu olarak kullanılan zincirlerden adını alan handaki bu zincirler maalesef plastik!!! Çay molamızı verdiğimiz Zincirli Han şu ana kadar beni en çok etkileyen yer oldu diyebilirim. Ortası havuzlu çok ferah olan bu handa eskiden Anadolu’dan iş için gelen tüccarlar kalırmış. Kendileri üst katta kalırken, atlarını da iple alt kata bağlarlarmış.  Atlar yukarı çıkmasın diye merdivenleri özellikle dik ve yüksek basamaklardan yapmışlar.  İşte “ipini koparan gelmiş” sözü de buradan geliyormuş, hayvanlar çıkamasın…

1955 yılında Zincirlihan’a 8 numaraya eniştesinin yanına çalışmaya gelen ve o gün bugündür bu handa olan 75 yaşındaki sadekar Berç Kazancı bize ev sahipliği yaptı ve anılarını anlattı. Onun gelişinden altı ay sonra askere gider eniştesi ve Berç Bey bir başka ustanın yanında çalışmaya başlar. Çok ünlü bir sadekar olur. Anılarını şöyle anlatır Berç Bey; “ Eskiden çok güzeldi buraları hep beraber yaşardık, Ermeniler, Türkler… Temi Manoğlu, yani Tema Kuyumcusu vardı şurada 10 numarada, şimdi Atina’da yaşıyor orada bir atölyesi var.  Halıcı Turan Çakmak, yine halıcı Nasuh Tanas, kalemkar Dırtat Usta, Mehmet Sümer, gümüşçü Varujan Usta, halı tamircisi Mösyö İzak, sedef işlemecisi Mösyö Erses ki saray işlerini yapardı kendisi” Tüm bunları keyifle anlattı bize Berç Usta. Bu arada Zincirlihan film ve dizilere de sahne olmuş. Elia Kazan’ın America America filmi ve Özcan Deniz’in Haziran Gecesi dizisi de Zincirli Han’ın avlusunda çekilmiş.

Ara sokaklarda kaybolmaya devam ederken bir yandan da dünyanın en eski ve en büyük çarşılarından biri olan Kapalıçarşı’nın tarihini ve özelliklerini dinlemeye devam ediyoruz. Ekonomistlerin yaptığı araştırmaya göre, Kapalıçarşı’dan geçerken 8,5 milyon doların arasından geçiyorsunuz.  Dört bin civarında dükkanı, altmış beş tane sokağı olan çarşı Pazar günleri kapalı bu arada. İlk olarak Cevahir Bedesteni’ni yapmışlar sonra da ara sokaklarla birleştirmişler. Kapalıçarşı’da kaybolmak aslında çok kolay değil çünkü nereye giderseniz gidin mutlaka her yer ana cadde kabul edilen Kalpakçılar Caddesi’ne çıkıyor. Bu arada caddelerin adı, o dönemlerde orada yapılan işlere göre verilmiş. Kalpakçılar, kuyumcular, halıcılar, feraceciler… Bugün sadece kuyumcular bulunduğu caddeye adının hakkını veriyor, diğerlerinden eser yok. Örneğin “yağlıkçılar” denilen cadde şu an kumaşçıların tekelinde. Oysa eskiden küçük havluları satan caddeymiş burası. (Yağlık, havlu demekmiş)

Eskiden Kapalıçarşı’da dolap sistemi varmış. Bugünün stantları gibi. Esnaf evdeki dolabını açar gibi, sabahları gelip dolabını açar, içindeki eşyaları çıkarır satar, akşam da kapatıp gidermiş. Bugün dükkan sistemi yok ama biz turumuzda bu dükkanlardan birini gördük. Üstünde zinciriyle duruyor.

 

Saffet Emre, “burası da Rahmi Koç’un tombaklarını aldığı yer” deyince soramadım tombak ne diye. Güner Bey’in dükkanına girince o kadar güzel bir anlatım ve sergileme ile karşılandık ki, hem tombağın ne olduğunu öğrendim hem de harika bir İstanbul beyefendisi ile tanıştım. Tombak, kuyumculukta kullanılan yüzde seksen bakır, yüzde yirmi çinkodan oluşan sarı renkli alaşım demekmiş. Gerçekten de muhteşem eserler hepsi de, ileride belki bir tane edinirim Güner Liman’dan belli mi olur. Madeni eser uzmanı Güner Bey’in yeteneğinin sarhoşluğundan çıkamamışken Kapalıçarşı’nın Lütfullah kapısından girince bir gramofon sesi geldi ki, daha da başım döndü sanki. İstanbul’un son gramofon ustası nam-ı diğer gramofoncu baba Mehmet Öztekin’in yetiştirdiği birkaç öğrencisi varmış Anadolu’da. “Bu işi bırakırsam yaşayamam” diyen Mehmet Usta’ya uğramanızı kesinlikle öneririm. Yalnız unutmayın ziyaret süresi on dakikayı geçmemeli. Bu arada sizin için çok kısa da kayıt yaptım, TIKTIK

Kapalıçarşı, kapalı kutu ama bir o kadar da lezzet cenneti. Saffet Emre’nin de önerileriyle pek çok esnaf lokantasını not ettim. Geniş bir zamanda gelip hepsini denemek istiyorum. Şehrin en iyi dönercilerinden Şahin Usta, en eski esnaf lokantalarından Subaşı, Kurufasulyeci Osman, Kilisli Kebapçı Ali Usta, en iyi kahve yapan yerlerden biri Ethem Tezçakar Kahveci, en iyi tost Gülebru Kantin ilk aklıma gelenler. Biz öğlen yemeğimizi Aslan Restoran’da yedik. Harika yemeklerinin yanında enfes tatlıları ve özellikle manda kaymağı ile gönlümde taht kurdu diyebilirim Aslan Restoran.

Saffet Emre farkı bu olsa gerek, özel izinle James Bond filminin çekildiği yere çıktık öğle vakti. Harika bir deneyim oldu benim için. Tam da öğle ezanı okunurken çıktığımız ve Kapalıçarşı’nın terasında yürüdüğümüz anlar, hayata atılmış bir imza gibi oldu benim için.

Yemek sonrası ilk durağımız Nur-u Osmaniye Camii oldu. Osman’ın ışığı anlamına gelen caminin restorasyonu yeni tamamlanmış. Camii girişinde hani abdest alınan yerler vardır ya, orada gördüğümüz bir şey var ki, çok enteresandı hakikaten.  Abdest alırken ayak konulan mermerler yıllarca kullanılmaktan resmen erimiş ve ayak izi çıkmış mermerde. Aynı şekilde oturulan yerlerde de kalıp gibi iz çıkmış. Tarihi yaşıyorsunuz her adımda bu tur boyunca inanın. Camii içine girdiğinizde bir ferahlık karşılıyor sizi, renk cümbüşü yok. Son derece sade, göz yormayan bir mimarisi ve dekorasyonu var. Mihrabın üzerinde muhteşem vitraylar var ve bu vitrayların yukarısındaki kubbe bölümünde barok dönemin süslemelerini görüyorsunuz. Mihrabın hemen üzerinde bir kuşak başlıyor ve bu kuşak bütün camiyi dolaşıyor. Tüm kuşak boyunca fetih suresi yazılmış. Fakat hattat öylesine muhteşem yazmış ki hiç boşluk bırakmamış ve aynı oranda devam ederek bütün bir camide bunu bitirebilmiş. Kısıtlı yeri olmasına rağmen ve yazması gereken bir sure varken hepsini buraya sığdırarak büyük bir başarıya imza atmış. Kubbede ise Nur Suresi’nden bir bölüm var. Bu da caminin adına ithaf edilmiş yani Nur-u Osmaniye.

Nur-u Osmaniye aynı zamanda bir Selatin Camii. (Osmanlı döneminde sultanların ibadet ettiği  ve yaptırdığı camilere verilen ada Selatin Camii denirmiş). Cuma namazlarında sultanlar buraya gelirmiş. Sultanların namaz kıldığı yer kafes şeklide yani halk sultanı göremiyor kafesli yapı sayesinde. Bunun iki nedeni var, biri güvenlik, diğer, de sultanlar allahın gölgesi yani halife olarak görülüyor. İstanbul’da Sultanahmet Camii ve Yıldız’daki Hamidiye Camisi de Selatin Camisi olarak yapılmış.

Gün içinde ışığı içeri alabilsin diye 174 tane cam kullanılan camide avizeler de çok sade yağ kandilleriyle donanmış durumda.  İstanbul’a 1912’ye kadar elektrik gelmemiş bu nedenle hep yağ kandilleriyle aydınlanmak durumunda kalmışlar. İstanbul’a elektriğin bu kadar geç gelmesinin sebebinin ikinci Abdülhamit’in korkularından ötürü olduğunu biliyor muydunuz?

İkinci katının kadınlara ayrıldığı camiyi ramazan ayında bir kez daha ziyaret etmeyi notlarıma alarak camiden ayrıldık. Çukur Han’a rengarenk mağazaların olduğu sokaklara daldık. Rıfat Özbek’in o güzelim yastıklarının kumaşlarıyla dolu bu mağazalara tek kelimeyle bayıldım. Renk cümbüşü her biri.

Son durağımız dünyanın en büyük bedesteni  1635’den kalma Büyük Valide Han. İstanbul’un en güzel manzarasına sahip hanın tepesine yine özel izinle çıktık. Hanın 43 yıldır bekçisi Mehdi Bey tam 62 yaşında. İnanabiliyor musunuz, bu kadar yıldır aynı yerde aynı işi yapıyor. Saffet Emre’yi de çok seviyor belli.

Anlatacak, yazacak o kadar çok şey var ki; daha sıra dışı el yapımı, hediyelik eşya satan Cambaz’ı, çarşının en aykırı dükkanı Army of Love’ı, muhteşem paşminalar, suzaniler satan Ottoamano’yu, mücevheratçı Serhat Geridönmez’i , nefis halılarıyla Dhoku’yu, Koç Deri’yi yazamadım bile…

Siz en iyisi mi bir Saffet Emre Tonguç Kapalı Çarşı Turu’na katılın ve hayatınıza renk katın. Ben Balat Turu için yerimi ayırttım ya da hadi ona gelin. Bu arada Saffet Emre’yi takip etmek isterseniz,

Twitter,  @saffetemre

Facebook, Saffet Emre Tonguç

Instagram, saffetemretonguc

www.saffetemretonguc.com

17 YORUMLAR

  1. harika, muhtesem otesi, super , bayildim kalemine saglik canim…kac senemiz oralarda gecti ama ne kadar cok bilinmeyen varmis. seviyorum bu sehri ya seviyorum….

  2. Sevgili Banu bende kapalı çarşıyı çok gezen ve çok seven biri olarak bu gezi yazını okudum ve gezmiş kadar zevk aldım.Paylaştıgın için çok teşekkürler

  3. Banucuğum,harika anlatmışsın kalemine sağlık.Bizim grupla böyle bir tur çok güzel olur.Önerelim. 2 yıl önceÖmer – İnci Ergenelerin grubuyla Beyoğlu turu yapmıştık çok güzeldi,gezmediysen gündemine almalısın.Sevgiler.

  4. Merhabalar Banu Hanim,
    Dün Saffet Bey’in instagram hesabinda sizin yazinizin link’i ile sayfanizla tanistim…Cok guzel bir dil kullanmissiniz yazarken…Cok samimi geldi bana. Dun gece size rastgeldim 360 Tv kanalinda. Icimden soyle gecirdim..
    “Iyiler mutlaka bir yerlerde bulusuyor”

    Saygilarimla,

  5. Banucum şimdi rahat rahat okuyabildim yazını. Muhteşem bir tecrübe gerçekten. Saffet benim için çok özeldir. Gerçi onu tanıyan herkes benimle aynı hisleri paylaşır diye düşünüyorum. Kalemine sağlık arkadaşım :)

  6. Banu Hanım merhaba,
    Hakkımda kullandığınız güzel sözler için size çok teşekkür ediyorum.
    Yazınızda geçen Tombak tarifinde ufak bir düzeltme yapmak istiyorum. Tombak, bakır ve alaşımlarından (pirinç, bronz) yapılmış eserlerin yüzeylerinin temizlenerek altınla kaplanmış olanlarına verilen isimdir.Bu işleme tombaklama işlemi denir ve bu işlem altın varaklarının cıva ile bir potada amalgam haline getirilip
    deri parçası veya mantarla eserin yüzeyine sürülüp ardından ısıtılarak cıvanın uçurulması ile altının kaplanmasıdır. Yazınızda sözünü ettiğiniz yüzde seksen bakır yüzde 20 çinko karışımı pirinç(sarı) metalidir ve
    Bir bakır alaşımıdır.Bakıra kalay karıştırılması ile ise diğer bir bakır alaşımı olan bronz metali elde edilir.
    Saygılarımla,
    Güner Liman

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here