Avusturya Yurt Dışı

>Viyana günleri-1

01 Haziran 2010

>

İşte Avrupa’da müziğin başkenti Viyana’dayız. Daha uçak havaalanına inerken öyle bir yeşilin içine doğru süzüldü ki harika güneşli bir üç günün bizi beklediğini anladık. Pırıl pırıl Viyana’ya oranın yerel saati ile sabah 9:30 da vardık. Daha önceden araştırdığım üzere CAT yani City Airport Train adı verilen trenle şehir merkezine ulaştık. Kalacağımız otele de metro ile çok çabuk ulaşınca hakikaten de dedikleri gibi Viyana’da ulaşımın çok rahat olduğunu gördük. Otele sadece valizlerimizi bırakabilecektik çünkü odalara giriş için henüz çok erken bir saatti.
Otelimiz bizim İstiklal Caddesi gibi şehrin en merkezi bölgesi ve caddesi olan Kartner Strasse’de Austria Trend Europe Hotel. Ünlü St.Stephans Katedrali le Opera binası arasında kalıyor ve her ikisine de yürüyerek 2 dakikada ulaşıyorsunuz. En önemlisi de NordSee adlı deniz mahsülleri fast food restoran zincirinin bir tanesi otelimizin tam karşısında. Üç gün boyunca her öğlen burada yemek yedik dersem!!!Karides hastası olan ben nereyse geceleri otele bile taşıyacaktım.
 
Viyana’da neredeyse her binanın tepesinde bir heykel var ve yürürken nereye bakacağınızı şaşırıyorsunuz. İlk durağımız, kentin en büyük meydanında bulunan ve şehrin simgesi olan St.Stephans Kathedrali oldu. 1360-1440 arasında inşa edilen yapı, gotik mimarinin harika bir örneği. Katedralin güney kulesine çıkmak için daracık bir koridor boyunca tırmandığımız 343 basamak neredeyse kalp krizi geçirmeme sebep olduysa da gördüğümüz manzaranın buna kesinlikle değdiğini söyleyebilirim. Şehir tamamen ayaklarımızın altındaydı, kulenin çinili çatısı da muhteşem bir renk ve geometri harikasıydı. Kuzey kule ise reform hareketlerinin kurbanı olmuş ve hala tamamlanamamış. Katedralin çevresinde satılan akşamki Mozart&Strauss konseri için biletlerimizi aldıktan sonra Opera yönüne yürüyüp 1860’da yapılmış bu harika binanın hemen karşısında bulunan Hotel Sacher’in cafesinde bu sefer Viyana’nın ünlü pastası Sachertorte’yi denedik. Pürüzsüz çikolata kaplamasının altında bir tabaka kayısı reçeli bulunduran tart, Viyana’nın geleneksellerinden. Tatlımızı yiyip, kahvemizi içtikten sonra iyice dinlenmiştik, ne de olsa sabah 04:30 da yollara düşmüştük.
 
 

Bir sonraki durağımız yüzyıllar boyunca Viyana’yı sahiplenmiş Habsburg Hanedanının imparatorluk saraylarından biri olan Schönbrunn (güzel çeşme) oldu. Saray, Viyanalılara göre şehrin dışındaydı ve uzak diyorlardı tabi İstanbul’da yaşayan bize göre şehre 10 km. uzaklıkta bulunan ve metro ile 15 dakikada gidilen bu yer artık şehir içiydi. İmparatorluk ailesinin yazlık konutu olan sarayın ilk kısmı girişte muhteşem görünüyor ama asıl ilk binaya sırtınızı verip harika bahçe düzenlemesi ve yemyeşil bir patika boyunca yukarı doğru yürüdüğünüzde sizi Gloriette denilen bir taç misali zafer takı ve arkasında bir gölet karşılıyor. Bu kadar güzel bir mimari, bu kadar zevkli bir bahçe düzenlemesi bugüne kadar görmedim doğrusu. Tabi Neptün Çeşmesi adı verilen çeşmenin önünde bir Schönnbrunn hatırası fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik. Saray o kadar geniş bir alana yayılmış ki tüm bahçeyi gezmek için 1 tam gününüzü ayırmanı gerek. Biz havanın sıcaklığı ve zaman darlığından dolayı fazla yürümek istemedik ve faytonla yemyeşil alanları, gül bahçelerini gezerek Schönbrunn’a veda ettik. Tabi yine saray içinde bulunan ve dünyanın en eski hayvanat bahçesinini de (Tiergarten) vakit darlığından gezemedik. Schönbrunn dönüşü yüne Viyana’lıların şehir dışında dediği Hundertwasser evlerine gittik. Friedensreich Hundertwasser adlı bir mimar tarafından 1985 yılında doğada hiçbir şeyin düz çizgileri olmadığından hareketle tasarladığı bina gerçekten de çok ilginç. Barselonadaki Casa Mila’yı andıran bu geometrik ve yamuk evlerde yaşayanlar var. Nasıl bir düzen kurmuşlar, eşyaları nasıl yerleştirmişler bilemem ama dışarıdan çok sevimli ve eğlenceli gözüküyor evler. Olabildiğince bitkilerden oluşan binalarda dış duvarlar asimetrik çizgiler ve seramiklerle kaplı, pencerelerin ise hepsi birbirinden farklı ve yamuk. Evlerin tam karşısında bir de Hundertwasser Village adıyla hediyelik eşya satan, kafe bulunan ve yine asimetrik şekilli bir tuvalet bulunan bir alan var.

Hundertwasser dönüşü, artık otele tam giriş yapmıştık ve bir duş alıp günün yorgunluğunu atmaya çalıştık. Akşam gideceğimiz konser için daha vakit olmasına rağmen ciddi kıyafetlerimizi giymiştik. Konserler Viyana için bir ritüel. Çok özel giyinilen konser ve gösteriler olduğu gibi bizimki o tarihlerde devam eden Viyana Festivalinin konserlerinden biri olduğundan daha rahat ama yine de daha ciddi giyindik.

 
Yıllar boyunca Viyana deyince ilk aklıma gelen şinitzel olmuştur, işte şimdi şinitzelin vatanındaydım. Gelmeden önce arkadaş, internet, yazılı basın gibi araştırmalarım sonucu şinitzelin en iyi adresi olan Figlmüller’i aramaya koyulduk eşimle. Otelimizin hemen ilerisinde bulunan St.Stephans meydanının arkasında bulunan faytonların olduğu meydanda bir pasaj. Pasajı geçip diğer pasaja girince sağda küçük, tıklım tıklımve kapısında kuyruklar olan dükkan. Bize bu şubeleri değil de bir sonraki sokakta bulunan diğer şubelerini tavsiye etmişlerdi allahtan. Daha ferah, daha geniş ve daha az kalabalık. Menü klasik: Figlmüller şinitzel ve patates salatası. Yanlız iki kişiydik ve 1 şinitzel istedik, çünkü devasaydı şinitzeller, tabi patates salatası 2 tane. Yedikçe yiyesiniz geliyor o kadar güzel bir salata ki. Restornatta kola yok, sadece şarap ve meyveli soda mevcut, bunun nedenini sorduğunuzda yanıt : GELENEK. Bizim Bursa’daki iskenderciye benziyor burası, menü belli, yer ufak, sıra çok, yani “ye ve kalk”, ama bunu asla hissettirmiyorlar, güzel olan bu.
Yemek sonrası pasajın çok yakınında bulunan Mozart’ın 1784’den 1787’ye kadar yaşadığı barok binayı gezerken içim bir tuhaf oldu. Yıllarca hayranı olduğum bu müzik adamı bu evde yaşamış ve yine çok sevdiğim eseri “Figaro’nun Düğünü”nü burada bestelemişti. Bu ne büyük bir hazdı. Bu hazzın devamını yaşayacağımız konser salonunun bulunduğu Kursalon, şehir parkının hemen yanındaydı. Johann Strauss, Mozart, Haydn eserlerini canlı canlı dinlemek, güzel insanlardan aryalar duymak ve harika bale gösterisi hem de hepsi Viyana’nın tatlı serin bir gecesinde…Daha Viyana’ya geleli birkaç saat olmuştu ama şimdiden gördüğümüz St.Stephansdom, Opera Binası, Schönbrunn, Hundertwasser, Mozart’ın evi, Mozart Konseri bize bu şehrin ne kadar sanata, mimariye, tarihe ev sahipliği yaptığını gösteriyordu.
 
Sabah 04:30 dan gece 23:30 a kadar geçen süre, 19 saat. 19 yıl daha kattı yaşamımıza.

No Comments

Leave a Reply

Berlin in Berlin ödül almış, ödülden çok filmdeki erotik sahne konuşuluyor, Uğur Mumcu öldürülmüş…Nihan’ın iki ülke ve 20 yıllık zaman dilimini kapsayan hikayesinin arka fonunda Türkiye’nin o yıllardaki sosyal ve siyasi panoraması var…

Kitabı okurken Banu Tozluyurt’un tanınmış yazarlara; bir Banu’luk yer açın ben geliyorum diyen ayak sesleri duyuluyor…

Nihan, Kamer ve Seval’i babaları cumartesi günleri halaları Ayla’nın oturduğu Kadıköy’e götürürdü. Belki de balıkçılar çarşısında balık alırken yanlarından geçtiniz. Ya da Üsküdar’dan Nihan’la aynı vapura bindiniz, yanyana oturdunuz… Hikayedeki gerçeklik duygusu o kadar geçiyor ki insana sokakta yürüyen bir genç kıza acaba bu Nihan’mı diye bakabilirsiniz…

Lale Celepoğlu

D & R    /    İdefix    /    Kitap Yurdu    /    Babil.com