San Sebastian, Bir Yaz Rüyası

0

Yazın artık yerini sonbahara bıraktığı şu günlerde yine de insan yaz yazılarını bırakmak istemiyor. Şöyle güneşin içimizi ısıtıp ruhumuzu şenlendirmeye devam ettiği, iyot kokusunun burnumuzdan hiç gitmediği, kızgın kumlardan buz gibi sulara kıvamındaki yazılar…

Uzun zamandır bir yaz rüyası yaşamak isteyip de henüz eyleme dökemediğim seyahati sevgili Melis Şebnem Sükan gerçekleştirmiş ve harika da bir yazı yazmış bu rüya hakkında. Ben de kendisini bu ay konuk yazar olarak bloguma davet ettim ve beni kırmadı. Çocukluğundan beri değişik yerler görmeye ve yeni tatlar denemeye meraklı olan Şebnem, işletme okumuş. Öğrencilik yıllarından itibaren, ailesine ait olan turistik işletmede on yedi yıl çalışmış.   Son iki senedir de özel bir üniversitede gastronomi ve otelcilik bölümünde ders veriyor. Şebnem gezip gördüğü yerleri ve yeme/içme deneyimlerini instagramda @letsgosebnem isimli hesabında paylaşıyor. Takip edebilirsiniz.

İşte Şebnem’in kaleminden, San Sebastian

Sonunda uzun suredir hakkında çıkan yazıları takip ettiğim, ağzım sulanarak uzaktan hayalini kurduğum San Sebastian’a kavuşma vakti.  Haziran ile Eylül arası en hareketli zamanı; ben Ağustos ayını seçtim.  Türk Hava Yolları’nın Bilbao’ya uçuşu var.  Bilbao’dan transferle San Sebastian’a geçmeye karar veriyoruz.

San Sebastian, İspanya’nın kuzey doğu köşesinde, Bask bölgesinde yer alan küçük ve derli toplu bir şehir.  İspanyolca ismi San Sabastian ama Bask dilinde Donostia diyorlar.  Yaygın toplu taşıma yok ancak yürüyerek tüm şehri kolaylıkla gezebiliyorsunuz.  Yerleşim, Atlas Okyanusu’nda bir koy kıyısında.  Başarılı bir pazarlama tekniği olarak, koyun deniz kabuğu seklinde olduğunu söylüyorlar. 

Bilbao Havaalanı’ndan yol yaklaşık bir saat sürüyor.  Hava güneşli ama hoş bir serinlik var.  Yol boyunca her yerden fışkıran yemyeşil doğayı seyrediyoruz.  Kalmak için seçtigimiz NH Hotels; bir İspanyol otel zinciri ve dünyanın birçok yerinde otelleri var.   Otelimize yerleşiyoruz.  Şehrin ne kadar küçük olduğunu henüz kavrayamamış olduğumuz için, şehrin en ucunda yer alan “Old Town” yani şehrin eski kısmına taksi ile gidiyoruz.  Beş dakika bile sürmüyor.  Zaten bundan sonra hep yürüyoruz.

Şehir merkezi, üzerinde eski kemerler olan dar sokaklar, eski kiliseler ve San Sebastian’da bulunmamın asil sebebi olan binlerce Pintxos barından olusuyor.  Bask dilinde t ve x harfleri çok fazla yan yana geliyor.  Bu yazıları okumam mümkün değil diye düşünürken, tx yanyana geldiğinde, ç okunduğunu öğrenince her şey çözülüyor. 

Karnımız oldukça aç bir şekilde, iyi olduğunu okumuş olduğumuz pincosculara yöneliyoruz.  Zaten hepsi hemen hemen ayni yerde.  Ancak kapatmak üzere olduklarını söylüyorlar.  Acı bir şekilde öğreniyoruz ki, birçok Avrupa şehri restoranında olduğu gibi, pincoscularda da belli saatlerde yenebiliyor.  Üzüntülü bakışlarımıza aldırmadan kepenkleri kapatıp gidiyorlar.  Tekrar aksam 7’de açılacak.  Sadece meydanda açık birkaç kafe var.  Onlardan birine oturup açlığımızı atıştırmalıklarla bastırarak şehri seyre dalıyoruz.  Meşhur Txacoli’yi denemek için iyi bir fırsat.  Txacoli, Bask bölgesinde üretilen, hafif kopuklu, asiditesi yuksek ve alkol oranı nispeten düşük şaraplara verilen isim.  Bardağınıza boşaltırken havalı bir şekilde şişeyi havada tutuyorlar.  Bu sırada etrafa biraz dökülüp saçılmasını umursamayacaksınız.  Txacoli’yi seviyoruz ancak bundan sonra daha çok aperatif olarak tercih ediyoruz.  Yemekle birlikte, bölgenin çeşitli kırmızı ve beyaz şaraplarını deniyoruz.  Şaraplar, gerçek anlamda sudan ucuz!

Elimizdeki pincoscular listesinden Ganbara’da karar kılıyoruz.  Bu sefer garanti olsun diye, saat 19:00’a doğru Ganbara’da oluyoruz ve konuşlanıp kepenkleri açmalarını bekliyoruz.  Pincos barlarında genelde ayakta duruluyor.  Oturacak çok az yer var.  Erken gittiğimiz için dışarıdaki yüksek tabureli iki masadan birine oturmayı başarıyoruz.  Dar ve taşlı sokak cıvıl cıvıl.  Kısa surede zaten küçük olan bar tıklım tıklım doluyor.  Gelenler arasında turistlerin yani sıra işten çıkanlar var.  Belli ki pincoscular buranın insanı için bir sosyalleşme mekanı.  Birer kadeh şarap alıp, yanında birkaç pincos ile ayaküstü sohbet ediyorlar.

Pincos çeşitlerinin önceden hazırlanabilenleri, barın üzerine dizilmiş.  Görerek seçebiliyorsunuz.  Diğerlerini ise menüden sipariş veriyorsunuz.  Hazır olduğunda, bardan isminizi seslenince gidip tabağınızı alıyorsunuz.  Ganbara’daki pincoslarin kalitesinden, tazeliğinden ve çeşidin bolluğundan çok memnun kalıyoruz.  Bundan sonra iki kez daha gidip, her seferinde değişik tatlar deniyoruz.  Fiyatları ucuz sayılmaz ama değiyor.  Favorilerimiz; sarımsaklı jumbo karides, ızgara yabani mantar, domates salatası, ızgara kaz ciğeri ve domuz jambonu.  Bu bölgede denizciliğin yanında hayvancılık da gelişmis.  Bu sebeple eti ve sütü de meşhur.  Sütlü spesiyal bir tatlı seçiyoruz.  “Pastel Queso” masaya ılıkk geliyor.   Karamelimsi bir süt tadı var.  Gelmesiyle bitmesi bir oluyor.  Bu bölgeye gelindiğinde, iyi bir yerde bu tatlıyı denemek şart.

Yemekten sonra eski şehrin dar ve canlı sokaklarında biraz daha dolaşıyoruz.  Sonra sahil boyunca uzanan yürüyüş yolundan otelimize dönüyoruz.  Taksi şoförlerinden bardaki insanlara kadar, karşılaştığımız herkes güleryüzlü, saygılı ve sıcak davranıyor.  Kendimizi güvende ve iyi hissediyoruz.  Sokaklardaki temizlik dikkatimizi çekiyor.  Tek bir çöp bile yok. 

NH Collection otelimizden de memnunuz.  Otel modern ve temiz, çalışanları ilgili ve güleryüzlü.  Hele ertesi sabah kahvaltı bizi mest ediyor.  Çeşit çeşit ekmeklerden seçtiklerini kızartıp, üzerine taze domates püresi sürüp, zeytinyağını gezdirip son olarak da deniz tuzuyla tamamlıyorlar.  Tabii ben de aynısını yapıyorum. 

Hava değişken.  Gündüz 20 derecelerde, akşamları ise 15 derecelere düşüyor.  Bazen güneş açıyor, bazen yağmur yağıyor.  Kat kat giyinip, yağmurluklarımızı da alıp çıkıyoruz.  İkinci gün eski şehrin en ucunda yer alan liman bölgesine gidiyoruz.  Burada yan yana geleneksel balık lokantaları var.  Hepsinin fiyatları aşağı yukarı aynı ve hepsi dolu.  Bir tane seçip bir süre bekledikten sonra boşalan bir masaya oturuyoruz.  Restaurante Sebastian, üçüncü nesil aile tarafından işletiliyor.  Yerel bira Keler’den birer şişe söylüyoruz.  Güneş açıyor, liman hareketli.  Kalamar, ızgara sardalye ve “Carabinieros” (Bu bölgeye özel kızıl renkli jumbo karides) söylüyoruz.  Özellikle Carabinieros’u denemek lazım.  Yemekler sade, taze ve lezzetli.  Aksamı şehirde dolaş arak ve hafif bir şeyler atıştırarak geçiriyoruz.

Üçüncü ve son gün, çok önceden rezervasyon yapmış olduğumuz El Kano’da akşam yemeğimiz var.  İyi bir kahvaltı yapıp akşama midemizde yer hazırlıyoruz.  El Kano, 1964’ten beri hizmet veren Michelin yıldızlı bir balık lokantası.  İkinci nesil aile tarafından işletiliyor.  El Kano’ya gitmek için, San Sebastian’a yaklasık 25 km uzaklıktaki Getaria’ya gitmek gerekiyor.  Arkadaşlarımızla taksi paylaşarak ulaşıyoruz.  Getaria küçücük bir kıyı şehri.  Ünlü modacı Balenciaga buralıymıs: kendisine adanmış bir müzesi var.  Dik ve dar sokaklardan sahile inip, limanda bir aperatif içmek için oturuyoruz.  Bu bölgede cin tonik çok popüler.  Kocaman balon bardaklar içinde dilim limon veya salatalıkla dondurulmuş buz ve cin şişesi ile masaya geliyor garson.  Bardaklara bolca cin koyuyor, sonra yine şişeyle getirdiği toniği üzerine ekleyip karıştırarak servis yapıyor.  Görüntü de tat da çok ferahlatıcı.  Ancak oldukça bol ve sert olduğundan bitiremiyoruz.  Saat 20:30’a yaklaştığında El Kano’ya geçiyoruz.  Bizi restoranın dışındaki özel ızgaralar karşılıyor.  Büyük ateşin üzerinde duran, balıkların konduğu ızgara telleri, iri yuvarlak çarklara bağli: pşsirilirken yukarı aşagğı hareket ettirilebiliyor.  Dekorasyon çok mütevazi.  Servis özenli ve dikkatli.  Menu az ve öz.  Restoranın sahibi Mr. Aitor, menüyü bizzat anlatıyor.  “Kokotxas” (Balığın gidi kısmı) ve Kalkan tavsiye ediyor.  İkisinden de sipariş veriyoruz.  Kokotxas, tabakta iki küçük lokma şeklinde geliyor, gayet lezzetli.  Kalkan hazır olduğunda, Mr.Aitor masamıza gelerek kendi elleriyle balığımızı izahat vererek ayıklıyor.  Dikkatimizi çeken; balığın hiçbir yerini ziyan etmemesi.  Tüm parçaları özenle ayıklıyor ve ayrı ayrı tanıtarak bize servis ediyor.  Izgara gerçekten anlatıldığı kadar var; bunun üzerine bir daha başka yerde kalkan yiyebilir miyim bilmiyorum.  

San Sebastian; sade ve etkileyici güzelliği, sıcak ve saygılı insanları, şehri dolaşma kolaylığı ve tabii ki leziz tatlarıyla kalbimizde sağlam bir yer ediniyor.  Beni hiç hayal kırıklığına uğratmıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here